6 Ağustos 2017 Pazar

Aspendos: Romantik ve Mağrur

Yaz bir ruh durumu olarak Kuzey Yarım Küre'de etkisini sürdürüyor şu sıralar. Kelimeler bu ruh durumunu tanımlamak için kifayetsiz gerçekten. Sanki Sonbahar hiç ağaçları kelleştirmeyecek, kış grisi göz bebeklerimizi çizmeyecek gibi bir gamsızlıkla yaza sarılıyoruz (Ah tabi ki sarılmalıyız da). Mavi parlak gök yüzü, asfaltı genleştiren güneş, ayakları itinayla yakan kum taneleri, rüzgara direnen ahşap şemsiyeler, ballı bademli koca bir külah dondurma, kırmızının en karmeni karpuz, makyajsız pür-i pak bir yüz, tiril tiril elbise, uzun günler, yıldızlı geceler, tercihen çarşaf misali deniz, pek tabi ki ille de Akdeniz...



Kulağa ezeli ve ebedi bir şarkı gibi gelen Akdeniz'de geçmişin insanlığa büyük armağanı Aspendos'a doğru inme, Attalos'un şehrinde aşkın ve mimarinin sihrine kapılma zamanı.   
Antalya'nın Serik ilçesinde Milat olmadan çok önce kurulan, çağının zengin ve ihtişamlı kenti Aspendos'dayız. Her ne kadar bölge agorasından, su kemerlerine kadar büyük bir yerleşimse de "Aspendos" dendiği anda o devasa tiyatro gelir akıllara. Vakti zamanında etkili ticaret yollarının üzerinde yer alan, bu sebepten de Anadolu'da sefere çıkmış her komutanın sahip olmak istediği Aspendos'tur burası. Koca kentin tiyatroyla anılmasının başlıca sebebiyse kendi zamanından içinde bulunduğumuz zamana neredeyse kayıpsız olarak ulaşabilmesinden kaynaklanıyor. Yani gezegenimizdeki en sağlam antik tiyatro bizim topraklarımızda...

Aspendos Antik Kenti'nden bir kare...


Rivayet odur ki bu tiyatronun yapılışına güzel bir kadın vesile olur. Uzun uzun yıllar önce, Roma İmparatorluğu tahtında Beş İyi İmparator'un dördüncüsü olan Antoninus Pius'un oturduğu zamanlarda başlar Aspendos'un romantik hikayesi. Kölelerin ve sahiplerin, zarif portikolarla çevrelenmiş avlulardan geçtiği, heykeltıraşların ve mozaik ustalarının fazla mesai yaptığı bu devirde, Olimposlu tanrılar Akdeniz dünyasının dualarına mazhar oluyordu. Tarihin bahsi geçen aralığında, bu küçük şehir bütün Akdeniz'in en değerli sikkelerini basıp, Yakın Doğu'nun en güçlü atlarını yetiştiriyor, ihraç ürünleri ve ulaşım olanaklarıyla sakinlerine müreffeh bir yaşam sunuyordu.
Tam böyle bir anda şehrin valisi Aspendos'a yakışır büyük bir imar faaliyetine girişti. Neticede mimari Roma çağında prestijden ziyade bir gelişmişlik göstergesiydi. Elbette estetik kaygı da yabana atılamazdı. Böylece şehrin valisi, ciddi miktarda kurnazlık içeren bir plan hazırladı. Kendisinin evlilik çağına gelmiş, güzelliği herkesin malumu bir kızı vardı. Şehir için en yararlı ve nitelikli eseri kim yaparsa kızını onunla evlendireceğini ilan etti.  Ressamlar, şairler, filozoflar ve elinden iş gelen herkes valinin gözüne girmek için çalışmaya koyuldu.  Herkes derken gönlü boş olup, üstüne bir de erkek olmayı kast ettiğimi belirteyim. Hummalı çalışmalar sonunda vali şehre yapılan su yolunu görünce damadını bulduğunu düşündü. Hem gelecek nesillere kalacak, hem de şehre yaşam kaynağı suyu getirecek olan yapıdan daha önemli bir eser olamazdı. Yoksa olabilir miydi?
Vali kararını vermek üzereyken tam bir sanat sever olan kızı(?) şehir için yapılan diğer eser olan tiyatroyu da incelemesi için babasına yalvarmaya başladı. Bu noktada tiyatronun mimarı olan Aspendoslu Zenon'un çekicilik düzeyini sorgulamak da söz konusu olsa da baba tiyatronun yolunu tutuyor. Küçük bir yamaca sırtını (cavea'sını) dayamış, on beş bin kişilik tiyatro, imparator locasından, Dionysos'u onurlandıran kabartmalarına kadar valiye pek hoş görünüyor. Gel gelelim, şehre kilometrelerce uzaktan su getiren mimarı daha fazla takdir ettiği de çevresindekilerin gözünden kaçmıyor. Valiyi uzaktan seyreden Mimar Zenon, bu tablo karşısında kederlenip, kendi kendine konuşmaya başlıyor.  O minicik fısıltılar devasa tiyatronun, bugün bile bozulmayan akustiğinde valinin kulağına gelince, vali bu mucizeyi yaratan Zenon'la kızını evlendirmeyi  uygun buluyor.
  Sonuçta Mimar Zenon ve valinin kızı bu tiyatroda binlerce kişinin katıldığı muhteşem bir düğünle evleniyor. İki bin yıllık bir masaldan bize yadigar bu muhteşem tiyatro kalıyor. 



Zamanın geçiciliği karşısında elimizden bir şey gelmese de dünya üzerinde zamanın kaybolmayacağının kanıtı olan yerler var. Aspendos Tiyatrosu hayat bulduğu çağdan itibaren her saniyeyi gücü yettiğince kucaklamış bir yapı. İki bin yıllık bir heyecan, iki bin yıllık bir aşk, yenilmezlik ve direncin capcanlı kanıtı. Zenon, valinin kızını hiç görmemişse, ya da valinin bir kızı yoksa bile ne çıkar? 

Veda Busesi

Günümüzde Serik'e bağlı Belkıs Köyü sınırları içerisinde kalan Aspendos'a Antalya Kaleiçi'nden yaklaşık 45 dakikalık bir yolculukla ulaşmak mümkün. Antalya'nın termometreleri ağlatan sıcağının sizi yolunuzdan etmesine izin vermeyin. Bırakın Aspendos sizi de kendi akustik günlüğüne kaydetsin...












13 Haziran 2017 Salı

Üzüm buğusu gibi: Bozcaada

Bir kuşun kanadı sanki feribotun güvertesi. Sıcak bir yaz günü bu kocaman demir kuş beni maviye sürgün edilmiş bir kara parçasına taşıyor. Dünyanın uzak ve bilinmez bir köşesi değil belki ama  mitler diyarının  Tenedos’u, tanrı soylu hükümdarların ülkesi, zamanımızın Bozcaada’sı. Patikaları üzüm buğusunda düğümlenen, taş evlerin sıralandığı sokakları denize açılan, rüzgarı kekik kokan bir ada.  Tarihin babası Herodot’un “Tanrının insanları uzun ömürlü olsun diye yarattığı yer.” olarak tanımladığı Bozcaada.


Çanakkale’nin Geyikli kasabasından sabah mahmurluğuyla Bozcaada feribotuna biniyorum. Havada tek bir bulut yok , öyle ki deniz taşmış da sanki gökyüzüne kadar bulaşmış gibi. Doğanın renkleri mavinin bin tonuna boyarken sabahı, martılar beyaz bir leke gibi bir görünüp bir kayboluyor geminin etrafında. Sonunda Herodot’un ömre ömür katan adası görüş alanıma giriyor. Kocaman bir kale, şirin bir liman, sandallar, küçük telaşların peşinde gemiye binme heyecanı yaşayan insanlar, aydınlık, mis gibi bir hava. 





Önce kalacak yer bulmak için birkaç kapı çalıyorum. Kısa sürede Rum mahallesinde ,mütevazı bir pansiyonda, beyaz badanalı, kendimi kökten adalı hissettiren bir odaya yerleşiyorum. Plansız, kendiliğinden gelişen seyahatin son anda bulunmuş, şanslı odası!
 Adanın merkezi Türk mahallesi ve Rum mahallesi olarak temelde iki bölüme ayrılmış gibi. Vakti zamanında adada Rum nüfus yoğunken böyle bir yerleşim düzeni benimsenmiş. Yüzyıllarca birlikte yaşamanın ahengini yakalayan iki toplumdan bugün Rumlar oldukça azalmış olsa da sözcükler adayı terk etmemiş. Adada küçük pansiyonlardan, konsept butik otellere kadar her türlü konaklama seçeneği bulmak mümkün.  Ancak neticede burası bir ada ve yaz sezonunda kalacak yer bulmak sıkıntı olabilir.  Tatilinizi riske etmemek için rezervasyon yapmayı sakın ihmal etmeyin.


Ayazma Plajı

Habbele Koyu'nda Mitos Beach
Arnavut kaldırımlı daracık bir sokağa açılan küçük odamdan adanın şöhreti adayı aşmış plajı Ayazma’ya doğru uzanmaya karar veriyorum. Aracınız varsa feribotla adaya geçmek ve adayı araçla keşfetmek mümkün.  Bozcaada’nın merkezi yürüyerek tadına varabileceğiniz bir yer öncelikle bu aklınızda olsun. Adanın belli başlı plajlarına merkezden sürekli dolmuş kalkıyor. Aynı zamanda taksi de kullanabilirsiniz, öyle abartılı taksi ücretlendirilmesi yok. Ayazma Plajı, incecik kumlar, hasır şemsiyeler ve ipek örtü gibi uzanan deniziyle şöhretini fazlasıyla hak eden bir nokta. Ve bu güzelliğin bedeli olarak da yaz boyunca adanın en kalabalık plajı olma özelliğine sahip.  Ayazma Plajı’nın hemen bitişiğinde Sulubahçe Koyu yer alıyor. Burası belirli bir işletmeye ait olmadığından kendi halinde bir plaj. Sulubahçe’de bütün gün kitap okuyup, safir gibi sularda yüzebilirsiniz. Bozcaada’nın her köşesi denize girmek için uygun. Araçla dolaşırken ya da avare avare yürürken adını sanını bilmediğiniz, kimselerin olmadığı ama göz kamaştırıcı güzellikte koylarla karşılaşabilirsiniz.  Hazır konu denizden açılmışken adanın diğer ünlü sahillerinden de söz etmekte fayda var.  Adanın en popüler plajlarından biri Habbele Koyu. Habbele upuzun bir kumsal, kumsalın bir kısmında Mitos Beach bulunuyor ki Mitos bir gidenin mutlaka yeniden gittiği ya da gitmeyi düşlediği bir mekan. Mermer Burnu ya da halk arasında söylenişiyle Akvaryum Koyu, sahiline demir atmış kocaman gemisiyle fantastik bir görünüme kavuşan Beylik Koyu, genelde adanın yerlilerinin tercih ettiği ışıl ışıl sularıyla baş döndüren Çayır Koyu, Tuzburnu Feneri’nin yanı başında uzanan ve adını da bu fenerden alan Tuzburnu Koyu adanın sevilen deniz rotaları olarak dikkat çekiyor. Unutmadan Bozcaada’da deniz gerçekten tarifsiz bir berraklığa ve mavinin sarsıcı güzelliğine sahip, lakin alışılagelmiş Ege ya da Akdeniz sıcaklığını bu sularda yakalamak pek olası değil. Yine de bu sahiller gerek su altı zenginlikleriyle, gerek duruluğu ve sakinliğiyle her konuğunu müdavimi yapmayı başarıyor.

Meyhaneler Sokağı




İyot kokusunun, kekik kokusuna karıştığı ada yaşantısına ayak uydurmak kısacık bir zaman dilimi. İnsan birkaç saatte bütün ömrünü burada geçirmiş gibi hissediyor.  Yıllarca Türk ve Rumlar’in iç içe yaşamasının doğal sonucu olarak fevkalade zengin bir yerel mutfak kültürü var. Ahtapottan deniz kestanesine her çeşit deniz ürünü, adını duymadığımız otlar ve peynirlerle hazırlanmış mezelerle birleşip sofraları kuşatıyor.  Yıldızlar ada gecelerini ateş böcekleri gibi aydınlatırken Rum mahallesinde yer alan meyhaneler ve restoranlar dolup taşıyor. Sokaklara uzanan, ölçülü ve keyifli akşamlar bunlar. Biraz anason, biraz üzüm kokan, yerel müzisyenlerin masaları şenlendirdiği, herkesin hep bir ağızdan şarkı söylediği yıldızlı, parlak bir ada karanlığı.  Ay mehtabında sandallara karşı ada mezelerini ve taze balıkları tatmak isteyenler için de liman tarafında aynı keyifli ortamı sunan restoranlar bulunuyor. Adanın kaleye ve denize hakim panoramasıyla konuklarını ağırlayan Insulares Restoran ada otlarından yapılan enfes mezeleri ve deniz ürünlerinde yarattıkları farklı tatlarla müdavimi olacağınız mekanlardan yalnızca biri. Olur da adada dünya mutfağından bildik lezzetlerin peşi sıra gitmek ilginizi çekerse Tayyare Pizza’ya uğramayı unutmayın. Tayyare Pizza şaşırtıcı dekorasyonu ve pizzalarının lezzetiyle keyifle ayrılacağınız bir yer. Sabah kahvaltıları Bozcaada’da çok çeşitli adanın birçok restoranında kahvaltı yapabilirsiniz. Ayrıca meyhanelerin bulunduğu sokakta Lalezar Kahvaltı Salonu var ki özellikle ev yapımı reçelleri güne tatlı başlamak için bir fırsat. Yine adanın ünlü Çiçek Pastanesi de gerek kahvaltı gerek kuytu koylara giderken çantanıza atmanız gereken sıcacık poğaçalar, börekler için kesinlikle doğru adres.


Tayyare Pizza

Lalezar Kahvaltı




Üzüm adanın en önemli geçim kaynaklarından biri. Hatta çağlar öncesinde adada basılan sikkelerde üzüm salkımı ve şarap kadehi görülüyor. Dolayısıyla bağcılık bu toprağın yazgısına karışmış bir gelenek. Adanın bağları kendine has dört çeşit üzüme can veriyor. Kırmızı olarak Kuntra ve Karalahna; beyaz olarak da Çavuş ve Vasilaki.  Çarşıda, pazarda iştah açıcı tezgahlarda sunulan üzümleri denemeden adadan ayrılmayın.  Dilerseniz bu üzümlerden üretilen yerel şaraplara da göz atabilirsiniz.  Adada şarapçılık devam ediyor. Ada sokaklarında şarap tadım atölyeleri ve tanıdık şarap fabrikalarıyla karşılaşmak an meselesi. Talay, Amadeus ve adanın dünya çapındaki markası Corvus'un tadım atölyeleri ve satış mağazaları sezon boyunca dolup taşıyor. 
Bozcaada tezgahlarında gökkuşağına ilham verecek denli renkli reçel tezgahları da göreceksiniz.  Kokusu, tadı yerli yerinde olan bu reçellerin hepsi birbirinden güzel olsa da incir ve domates reçeli damağınızda yer edecek. Adanın tarihi pastanelerinden Bozcaadalı Veli Dede’den sakızlı kurabiye, Çiçek Pastanesi’nden badem ezmeli kurabiye paketlenip eve taşınacak ürünler arasına girebilir.


Bozcaada Müzesi & Yerel Tarih Araştırma Merkezi


Adanın geçmişi efsanelerle, kahramanlıklarla ve tarihe adını büyük harflerle yazdırmış devletlerle dolu.  Efsanevi Troya Savaşı’yla birlikte adanın adı tarih sahnesinde yer almaya başlıyor.  Çağlar boyu nice istilaya uğrayan ada Fenikeliler’den Yunanlar’a, Persler’den Bizans’a, Osmanlı’dan Venedik’e onlarca bayrak görmüş. Her gelen millet adada kendinden izler bırakmış. Bir dönem ada kendi sikkelerini basacak kadar refaha kavuşmuş. Günümüzde ada gizemli bir hazine sandığı gibi. Biraz karıştırırsanız size unutulmuş sırlarını zevkle anlatmaya hazır.  Önce sokaklar sessiz bir davetle sizi çağırıyor.  Eskitilmiş, demode bir zamanın cazibesini duyuyorsunuz sokaklarda. Kendine özgü bir mimari yaratmış, kapıları, pencereleri, saksıları çiçekleri ayrı bir devrin temsilcisi gibi. Deniz bir pusula bu sokaklarda, yaşam denizin mavisinde, bir salkım üzümde.  Evleri, pencereleri takip ederken Bozcaada Müzesi & Yerel Tarih Araştırma Merkezi’ne illa ki rastlayacaksınız. Sakın içeri girmemezlik yapmayın. Ada mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan müze binası Bozcaada’yla ilgili geniş bir koleksiyona sahip. Hayatın, tarihin, ada hayatına yön vermiş insanların ve siyasi olayların buluştuğu Bozcaada Müzesi bir Bozcaada yolculuğunun olmazsa olmazlarından biri. Bozcaada’da üşenmeyip kaleye çıkarsanız seyrine doyum olmayan harika manzaralar önünüze serilecektir. Bir de ada geleneğine uyup günü uğurlamak demek , güneşin denizde kayboluşunu adanın diğer ucundaki rüzgar türbinleri eşliğinde izlemek anlamına gelir.



Veee Arçelik mucizesi bir  triportörle
 Tayyare Pizza'dan herkese selamlar...

Her ada kendi evreninde, kendi denizinde yaşar.  Ama Bozcaada’da dolaşmak,  soğuğa çalan denizine ısınmak, buğusuyla büyüleyen üzümlerin rayihasına kapılmış bağları adımlamak, güneşin yakıcılığı altında poyrazın saçlarınızı dağıtmasına müsaade etmek, ruhun soluk alması, hafiflemesi demek. Öyle ya “Tanrının insanları uzun ömürlü olsun diye yarattığı yer.” derken Herodot’un bir bildiği olmalı!

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sadeliğin zarafeti: Marmara Adası

Marmara Denizi’nde şahsına münhasır bir ada. Billur gibi bir deniz, katışıksız bir huzur. Bir tarafta üzüm bağları, diğer tarafta dünyaya nam salmış mermer yatakları. Kendi iklimini, kendi saatini, kendi tadında yaşayan masmavi bir liman: Marmara Adası.





Sımsıcak bir İstanbul gününde denizle gökyüzü arasında sınırlanmış bir adaya doğru yola çıkıyorum. Yenikapı'dan başlayan yolculuk, iki buçuk saatin sonunda çınarlı bir limanın ucunda son buluyor. Büyük şehre olan yakınlığı göz önüne alındığında kurtarılmış bir bölge Marmara Adası. Adanın kendine özgü şahsiyeti kısa sürede beni etkiliyor. Balıkçısından zabıtasına, memurundan, dondurmacısına adada rastladığım herkes beni adanın ruhuna bir adım daha yaklaştırıyor. “Dünyada masumiyetini sonsuza kadar yaşatabilecek bir yer varsa, o yer kesinlikle burası olmalı” diye aklımın bir köşesine not düşüyorum.
Adayı keşfe çıkmadan önce iskeleden kısa bir yürüyüşle adanın keyifli konaklama durağı olan Şato Motel’e ulaşıyorum. Kısacık bir zaman içinde, Şato Motel’in hasır şemsiyeli romantik bir kumsala ve ipek gibi bir denize açılan odalarından biri benim oluyor.  Güneşli ve aydınlık manzarayı odamda bırakarak daracık sokaklara, püfür püfür ada havasına bırakıyorum kendimi. Sahili adımlayarak başlıyorum Türkiye’nin en büyük ikinci adasını gezmeye.  Hava sıcak ama insanı yormayacak bir yumuşaklıkta. 
Yazın ortasında bu harika iklimi sağlayan en önemli etken adanın kuzey kesiminde yer alan saflık oranı yüksek mermer rezervi ve tabi ki adayı saran kızılçam ormanı.





Adanın tarihi evlerinden biri yeniden restore edilmiş ve böyle bir restorana dönüşmüş. 
Ada Cafe

Bizans mimarisinin vazgeçilmezi: Prokonnesos mermeri

Marmara Adası göründüğünden çok daha fazlasını barındırıyor içinde. Antik çağlara kadar uzanıyor adanın hikayesi. Tarih sahnesinde Marmara Adası’nda ilk ikamet edenlerin Miletoslular olduğu düşünülüyor. Denizci ve sanatla iç içe bir kültürün içinden gelen Miletoslular için ada kısa sürede değerli bir ticaret kolonisi haline geliyor. Prokonnesos adıyla anılan adadan çıkarılan birinci sınıf mermer bütün Ege, Anadolu ve Akdeniz’de popüler oluyor.  Prokonnesos mermerinin ihracatıyla zengin bir ticaret kolonisi haline gelen ada defalarca yağmaya uğruyor. Roma çağında ada İsa’nın öğretisini benimseyen ilk Hıristiyanlar’ın sürgüne gönderildiği bir yer haline geliyor. Bizans İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın zaferiyle birlikte bu sefer keşişlerin inzivaya çekildiği bir adaya dönüşüyor.  Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetiyle birlikte bu naif adaya Türkler de yerleştiriliyor. Böylece 15. yüzyıldan itibaren ada Türklerle Rumlar’ın ahenkle yaşadığı çok kültürlü bir yapıya bürünüyor.  Mübadeleyle birlikte Rumlar adadan ayrılıncaya kadar iki halk iç içe yaşıyor.
Adanın binlerce yıllık geçmişini düşünerek yavaş yavaş ilerliyorum. Sahil boyunca çınarların güneşe siper olduğu, serin çay bahçeleri dikkatimden kaçmıyor. Merkezde yan yana dizili pastanelerden yükselen kokular içime doluyor. Zira burada ponçikler, kurabiyeler, börekler dükkan dışına yerleştirilen tezgahlarda sunuluyor.  Buram buram sıcak poğaça kokusu atmosferi kaplarken ada geleneğine uygun olarak bende Can Pastanesi’nin camekanından taptaze poğaçalarımı alıp, tarihi çınarların gölgesinde serinleyen çay bahçelerinden birine kuruluyorum.   Bir bardak çay eşliğinde Marmara Denizi’ni ve  telaşsız kanat çırpışlarıyla deniz kuşlarını seyrediyorum.  Adanın kendi halindeki kalabalığına karışmaya karar vermem çok uzun sürmüyor.  Marmara Adası’nın yerli halkı mermer dışında, zeytincilik, bağcılık, şarapçılık ve balıkçılıkla uğraşıyor. Dolayısıyla çarşıdaki tezgahları buğulanmış üzümler, altın sarısı zeytinyağları, salamura yapraklar , zeytinyağlı ev yapımı sabunlar süslüyor. Marmara Adası Akdeniz ikliminin ılımanlığı ve Karadeniz’de görülen yağış yapısının egemen olması nedeniyle çok bereketli topraklara sahip. Adanın bitkileri, otları, çayları her derde deva desem abartmamış olurum.  Kuş mısırı, kantaron, ebegümeci, adaçayı, kuşburnu ve karabaş otu gibi bitkiler adanın rengarenk tezgahlarında bulacaklarınızdan sadece birkaçı. Üstelik bu bitkileri ve çayları alırken tezgahın sahibi olan adalılardan lezzetli hazırlama tarifleri de alabilmek mümkün.  Adanın tezgahları da adanın kendisi gibi sakin ve çarpıcı. Kurutulmuş boy boy deniz yıldızı, deniz kabukları ve hatta deniz atları bile var bu tezgahlarda. Uğur getirdiğine inanılan aşk ve rüya çiçeği ise bir romandan fırlamışçasına ilgi uyandırıyor ada gezginleri üzerinde. En azından, bende kesinlikle düşsel bir Nazlı Eray romanı çağşım yapıyor. Sanki bu çiçek sadece Nazlı Hanım’a yakışır ve yalnızca onun satırlarında hayat bulabilir gibi fikirlere kapılıyorum...




Mermer Ocağı, Saraylar Beldesi ve tozu dumana, beni de peşlerine takan keçiler...








Kuş mısırı ya da kudret narı adıyla satılan bitki.
Köylülere sorarsanız, ne dertlere deva, anlatamam...


Zeytinyağı sabunları, ev yapımı. 




Deniz atlarını, aşk ve rüya çiçeklerini geride bırakıp ara sokaklara, dik yokuşlara yöneliyorum.  Dar sokaklardan, genelde  sonuna kadar kapıları açık evlerin önünden geçiyorum. Kapısı açık evler, sessiz sokaklar bana adanın tasasız bir hayat sürmek için ideal bir yer olduğu izlenimini veriyor. Az sayıda da olsa klasik Rum evlerine rastlıyorum. Adanın hatıra defterinden küçük bir bölümü okumak gibi bu Rum evleri.



Çınarlı Köyü...

Güneş hala karanlığa teslim olmamışken adanın en güzel köylerinden birine doğru yol alıyorum.  Adanın dolmuş durağı iskeleye oldukça yakın. Dolmuşta adalılarla koyu bir sohbete koyularak yüzlerce yıllık çınarlarla beni karşılayan Çınarlı Köyü’ne varıyorum. Adını tarihi çınarlarından alan köy eski bir Rum yerleşimi.  Adanın dört köyünden biri olan Çınarlı upuzun kumsalı, az tuzlu denizi, el değmemiş tabiatıyla son yıllarda gezginlerin seyahat listelerinde üst sıralara yerleşmeyi başarmış bir yer. Çınarlı Köyü’nde yalnızca  deniziyle değil aynı zamanda doğa sporlarına olan elverişli yapısıyla da seyahat severlerin gözdesi. Dağ bisikleti, doğa yürüyüşü, dalış, yelken ve olta balıkçılığı gibi aktiviteler Çınarlı’nın misafirlerine sunduğu alternatiflerden bazıları. Çınarlı Köyü’nün mütevazı sokaklarında yaptığım yürüyüşün ardından, güneşin bütün görkemiyle battığı sahile yöneliyorum.  Son kızıl hareler ufukta kaybolduğunda adanın merkezine geri dönüyorum.

Çınarlı Köyü





Adanın akşamı

Yıldızların gök yüzünü kuşattığı bir ada gecesindeyim, ayaklarım beni sorgusuz sualsiz adanın en keyifli restoranı Oflinin Yeri’ne götürüyor. Yanı başımda deniz, masamda adanın en güzel mezeleriyle tam manasıyla adanın tadına varıyorum. Oflinin Yeri, adanın Aşıklar Köprüsü adıyla anılan şirin köprüsüne hakim bir konumda. Mekanın sahibi Mehmet Usta’nın kendi elleriyle açtığı midyelerin ünü çoktan adayı aşş durumda. Ben de soframı Mehmet Usta’nın maharetli ellerinden çıkan midye dolması ve tavasıyla, ayrıca fava, tarak, karnıkara börülce ve Marmara Adası’na özgü bir yemek olan peynirli patlıcanla süslüyorum.  Mehmet Usta’nın midyeleri şöhretinin hakkını fazlasıyla veriyor doğrusu. Mezelerin ve Mihaliç peyniriyle yapılan patlıcan da ayrı ayrı enfes lezzetler olarak damağımda yer ediyor. Günün yorgunluğunu unutturan böylesi bir yemeğin ardından yeni güne hazırlanmak üzere Şato Motel’e uzanıyorum.


Mermerin hayat verdiği ada

Yeni günde her kıvrımında ayrı bir manzara saklı olan yollardan geçerek adayı daha yakından tanımanın peşine düşüyorum.  Doğanın güzellikleri içinde yol alırken adanın keçileri, koyunları önüme çıkıyor. Onları fotoğraflamak için sık sık mola veriyorum.  Küçücük yolculuğum uzayıp gidiyor bu sayede. Topağ köyüne geldiğimde köy kahvesinde adanın bağlarından bardağıma dolan koruk suyu içiyorum. Köylülerin şen kahkahalarını geride bırakarak balıkçılara, tarihin bir parçası olan evlere, denize iniyorum. Yol üzerinde Asmalı Köyü de uğramadan geçemediğim bir rota oluyor. Koyları, kumsalları, balıkçılarıyla Asmalı gönlümde yer ediyor.  Adanın mermer yataklarının bulunduğu Saraylar Beldesi’ne yaklaşırken yol kenarında bütün zarafetiyle yükselen Agios Nikolas Kilisesi’ni ziyaret ediyorum. Adanın geçmişinden izler taşıyan bir yer Saraylar;iki bin yıldan fazla bir süredir Anadolu ve Akdeniz’in mermer ihtiyacı buradan karşılanıyor. Bu nedenle her köşesinden bir sütun başğı, heykel, alınlık, lahit, kısaca bir müzede görmeye alışık olduğumuz objelere rastlamak olası. Bu doğrultuda  Saraylar’da bir açık hava müzesi kurulmuş. Günümüzde gezginler adanın mermerini hem işlenmemiş olarak, hem de çağlar öncesinden bugüne ustalıkla biçimlendirilmiş heykeller olarak görme şansına sahipler. Saraylar’da dolaşmak tarihin tozlu sayfalarında dolaşmak gibi. Türkiye’nin ilk mermer fabrikası da Saraylar’da yer alıyor. Adaya adını veren mermer Saraylar’da yaşamın bir parçası. Marmara Adalar Belediyesi’nin çalışmalarıyla Saraylar’da düzenlenen heykel çalıştayları sayesinde beldenin kendisi de başlı başına bir açık hava müzesi haline gelmiş. Bir tarafta klasik çağdan heykeller arzı endam ederken, Saraylar sahilinde de çağdaş çizgileri yansıtan örneklerle buluşuyorsunuz.
Adayı baştan başa dolaşğınızda rüya gibi kumsallara kapılmamak olanaksız. İşte Saraylar Beldesi’de tarifsiz güzellikte koylara ve kumsalları saklıyor koynunda. Abroz ve Palatia bölgenin tarih ve doğayla kesiştiği noktada ziyaretçilerini ağırlamak üzere bekliyor.




Topçam Köyü



Agios Nikolas Kilisesi/ Saraylar 

Kilise mütemadiyen açık. 
Bekçisi falan yok. Dilediğiniz anda ziyaret edebilirsiniz.
Saraylar Beldesi'nin girişinde yol kenarında, alt kotta  görülüyor hemen. 
Fakat fotoğraflardan da anlaşılacağı gibi  restorasyona ve korunmaya ihtiyacı var. 


Abroz Plajı


Marmara mermeri %95 saflık oranıyla her dönem gözde bir ihraç ürünü oldu. Erken dönemlerden itibaren bütün Anadolu’ya ve Akdeniz’e gemi yoluyla taşındı. Günümüzde İtalya’dan Sicilya’ya Antalya’dan İstanbul’a sanat tarihinin anıtsal yapılarında ve heykellerde gördüğümüz mermerler Prokennesos’tan yani Marmara’dan getirilmiştir.  Berlin’de bulunan Bergama Zeus Sunağı ve Ayasofya’nın mermer sütun başlıkları Marmara mermerinin kullanıldığı özel yapılardan yalnızca ikisi.




Türkiye'nin ilk mermer fabrikası bu manzaranın içinde yer alıyor. Tabi fotoğrafta 
ağaçlar onu saklamış ama olsun.

Veda Busesi
Marmara Adası, İDO'nun dergisi Sealife için yaptığım seyahatlerden biriydi. Marmara Adası'ndan Avşa Adası'na uzanan, keyifli bir yaz yolculuğunun sayfalarla buluşmasının şimdilik Marmara bölümününü aktardım. Sezon top yekun açılmadan  Avşa'yı da blog'lamış olmayı ümit ediyorum. 
Yeni yazılarda buluşmak üzere...