10 Mart 2018 Cumartesi

2018 Troya Yılı! Troya'ya Gitmenin Tam Zamanı

Efsanevi bir aşk, dünyayı değiştiren bir savaş, dillere destan Troya...Ucu bucağı olmayan zamanın, henüz tam aydınlanmamış anında güzeller güzeli Helen'li, romantik Paris'li, yiğit Hektor'lu, bilge Priamos'lu, kahraman Akhilleus'lu, gaddar Agamemnon'lu, kurnaz Odyseus'lu İlyada'nın dile geldiği Troya...Çanakkale'nin düşle gerçeği kavuşturan, mitsel, romantik ve mağrur Troya'sının UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı...Demem o ki masal gibi bir sene var önümüzde:  2018 Troia Yılı !




Troya Yılı münasebetiyle Troya'da olmanın mutluluğuyla... 



Bütün zamanların en şöhretli anlatısı hiç şüphesiz Homeros'un kaotik bir aşk sarmalında fanilerle, ölümsüzleri karşı karşıya getirdiği ve kurnazlığın kışkırtıcı zaferiyle sonuçlanan dizelerle aktardığı efsanevi Troya Savaşı. Zamana Olimposlular hükmederken başlar bütün hikaye. Ölümsüz tanrılar evreni İda'nın tepesinden seyredip, fanilerin yazgısına, mevsimlere, toprağa, iyiliğe ve kötülüğe hükmederken olur ne olursa. Başrolde güzel bir kadın, kalbine söz geçiremeyen bir erkek ve bir de kutsal metinlerin masum görünüşlü memnu meyvesi elma vardır aslında. Üzerinde "en güzele" yazan elmayla başlayan çekişmeyi güzellik ve aşkın tanrıçası Aphrodite kazanır. Paris, şan şöhret, zenginlik değil de aşk ister çünkü. Aphrodite aşk vaadiyle Hera ve Athena'yı saf dışı bırakıp "en güzel" seçilmesiyle ok yaydan çıkıverir. Ok, Paris'in kalbine tam yerinden saplanırken, sonunda Paris'in yurdu Troya tarih sahnesinden silinecektir.       





Fakat dünya dönerken Troya önce düşlerde, sonra sanatın her dalında erişilmez bir sır gibi algılanmaya devam eder. "Kayıp şehirlerin" o dokunulmaz cazibesi adına kazınmıştır bir kere. İşte 19. yüzyılda, arkeoloji canlanmaya, seyahat olanakları nispeten kolaylaşmaya başlayınca birçok maceraperest ve aç gözlü insan Troya'yı keşfetme ve Priamos'un paha biçilemez hazinesini bulma hayaline kapılır. Bunların arasından en azimlisi hiç şüphesiz Henri Scheliemann'dır. Schliemann kendi uydurduğu biyografisinde çocukluğundan itibaren Homeros'un dizelerine vurulmuş, bu uğurda düşmüş kalkmış, itilip kakılmış ve yılmamış bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu çilekeş biyografinin belki elle tutulur tek doğru tarafı Schliemann'ın yılmayan kişiliğidir. Katip olarak atıldığı iş yaşamında zengin bir tüccara dönüşmüş, kısa sürede birden fazla dili öğrenebilmek için yoğun bir mesai harcamıştır. Ticaretten kazandığı parayı ihtirasla sarıldığı "amatör arkeoloji ruhunun" peşinde savurmuş ve karşılığını kat kat almıştır. Ancak önlenemez şöhreti kudretli Troya'yı bulduğunu ilan ettiğinde yakalar. Çanakkale yakınlarındaki antik kalıntıların arasından çıkardığı iki yüz elli altın objenin tümünü "Priamos Hazinesi" olarak ilan eder. Lakin mücevherleri kimselere haber vermeden Atina'ya kaçırması Türk makamlarıyla başını derde sokar. Üstelik amatör arkeoloji ruhunun altın tutkusu, arkeolojik çevrelerde hiç hoş karşılanmaz. Böylece bütün bu sansasyonun üzerine kocaman bir karanlık çöker. Bundan böyle Schliemann masalı iki görüş üzerinde ilerlemeye mahkum olur. Bu görüşlerden ilki Schliemann'ın bir şekilde modern arkeolojinin babası olduğu yönündedir. Ancak baskın görüş arkeoloji aşkının hilekarlığa alet edildiği şeklindedir. Nitekim 1890'da yaşamı sona eren Schliemann'ın yarattığı kaos her geçen gün büyüyerek çağımıza dek ulaşır. Bütün bu tutarsız tablonun yegane sorumlusu da maalesef Schliemann'ın bizzat kendisidir. 



Priamos Hazinesi'nin mücevherlerini takan Sophia Schliemann

Schliemann, bir masal kahramanı olmayı düşledi. Zengin olmayı, hatta sinema çağını yakalamış olsaydı Indiana Jones'un kimliliğini çaldığını bile iddia edebilirdi. Gerçek olan uygarlık tarihine, sanat tarihine yaptığı katkıydı. Ne var ki Troya düşüşüyle başlayan şiirsel tasavvuru, bin yıllar sonra yeniden keşfedilirken apayrı bir gizem perdesiyle donattı. Gizlice Türkiye'den çıkarılan hazine, dünyanın farklı ülkelerinde soluklandı. Ardından Berlin Müzesi'nde koruma altına alındı. II. Dünya Savaşı felaketi yaşanırken de birçok sanat eseri gibi sırra kadem bastı. Berlin Duvarı'nın yıkıldığı sıralarda yarım asırlık sır nasıl olduysa aydınlanıverdi. Kayıp mücevherlerin önemli bir bölümü Moskova'da Puşkin Müzesi'nde ortaya çıktı. Halen mücevherlerin Türkiye'ye iade edilmesi konusu görüşülüyor. Bu arada hazinenin farklı ülkelerde olan parçalarından bir kısmı yoğun çabayla  ana yurduna döndü. 


İşte bütün bu sansasyona sebep olan, öyküsü sanatın her dalını esinleyen Troya Antik Kenti, 1998 yılında UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girer. Dünyanın en şöhretli antik kentinin UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı olması münasebetiyle 2018 Troya yılı ilan edildi! En erken yerleşimin Tunç Çağı'na dek indiği Troya'da insanlık tarihinden 3000 yılı kesintisiz olarak izlemek mümkün. Homeros'un rehberliğinde benzersiz bir uygarlığın peşine düşmenin tam zamanı. Çanakkale'yi şenlik tadında bir yıl bekliyor. 2018'in  yaz aylarında Troya yepyeni müzesine kavuşacak. 



Veda Busesi


Boğaz'ı, efsaneleri, destansı savaşları, tabiatıyla Çanakkale'ye gitmek için Troya şu sıralar en geçerli sebep. Gelecek yazılarda mitleri, mücadelesi,  yaşanılası atmosferi, sokakları ve insanlarıyla Çanakkale'yi anlatmaya devam edeceğim. 














19 Kasım 2017 Pazar

Dört kapılı, ilahi kent: İznik

Kuşların kanat çırpışını, sonbaharda dökülen yaprakların sakin hışırtısını duyarak, sazlıkların sonsuz ve yumuşak bir müzikle titreştiği bir göl kenarında yürümek...Surlarla kuşatılacak kadar değerli, kutsal kararlar alınacak kadar uhrevi, imparatorluklara başkent olacak kadar önemli bir kent. Güneşin kızıllığına hapsolan sokaklardaki ebedi hüzünle, ilahi ve dünyevi takvimde unutulmuş İznik... 


Derler ki "Zeytin bütün ağaçların ilkidir", zafer, akıl ve barışla özdeşleşen muazzam bir ağaç. Efsaneler çağında bütün zeytin ağaçlarını Athena'nın yarattığına inanılır. Gerçekten de bir antik şehirde Athena'ya ait bir tapınak varsa orada mutlaka bir zeytin ağacı görürsünüz. Kutsal tesadüfler de olmasa hayat çok renksiz olurdu...İşte İznik'e girerken yolun iki yanında, olanca zarafetiyle bütün ufku kaplayan zeytinlikler eşliğinde aklımdan bunlar geçiyor. Aracı müsait bir yere park edip zeytinlerin arasında dolaşmaya başlıyorum. Köylüler erken hasat için çalışıyor. Yerlere örtüler serilmiş, sepetlere, kasalara zeytinler yüklenmiş. Havada tarif edilemez bir sessizlik asılı duruyor. Deklanşör dışında çıt çıkmıyor zeytinlikte. Herkes ağaçları rahatsız etmekten çekiniyor adeta.



Zeytinlikten ayrılıp tarihi surların içinden kadim şehre giriyoruz. Kalacağımız göl kıyısı oteli bulduktan sonra İznik'i adımlamaya başlıyoruz. Dünya üzerinde yürüyerek gezilecek şehirler vardır ya İznik kesinlikle bunlardan biri. Elinize bir harita alıp, görmek istediğiniz yerleri işaretleyin ve ilerleyin. Birbirini kesen Kılıçarslan ve Atatürk Caddesi bu küçük kentin ana yolunu oluşturuyor. Diğer tüm sokaklar bu iki caddenin çevresinde konumlanıyor. 


Bizans İmparatoru Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı resmi din yapacağı sıralarda (M.S.325) bazı konularda uzlaşma sağlamak üzere dönemin önde gelen teologlarını ve din adamlarını İznik'te topladı. Böylece kutsal metinler dört İncil olarak kabul edildi ve Paskalya gibi önemli bayramlar belirlendi. Bu sayede çağın Nikaia'sı Hıristiyanlık için kutsal bir mana kazandı. Büyük konsil 787'de yedinci kez yeniden Nikaia'da buluşunca kentin ilahi karakteri perçinlenmiş oldu. Hıristiyan Bizans da, gücüne ve imana yakışır şekilde, çağın ruhuna uygun olarak, Ayasofya'yı Nikaia'ya armağan etti. 
  


Mukaddes bir yazgıyla mühürlenmiş İznik'in asırlar boyu en ünlü yapısı Ayasofya'sı. Uzun yıllar müze olarak korunmasının ardından restore edilip camiye dönüştürülen yapı hala Hıristiyanlar için özel bir değer atfedilen mekanlardan biri. Üç nefli  bazilika yıllara meydan okurcasına İznik'in tam kalbinde yer alıyor. Görmemek, görüp de içine girmemek imkansız. Ayasofya'nın çarpıcı geçmişine karıştıktan sonra İznik'le özdeşleşen çinilerin izini sürüyoruz. Çinicilik bu küçük kenti dünya sanat literatürüne sokmuş bir alan. Yaşam normlarının farklılaşmasıyla gündelik hayatımızın asli unsurlarından biri olmasa da çini hala canlılığını korumaya devam ediyor. Anadolu Selçuklular'dan aldığı mirası geliştiren ve 15.ve 16. yüzyılda zirveye ulaşan Osmanlı çini sanatında İznik özgün bir biçim ve yönteme ulaşmayı başarmış. Bugün Batı'da "Blue Mosque" olarak anılan Sultan Ahmet Camii gibi birçok anıtsal yapının simgesi olan çini panolar, müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer alan tabak, kandil, vazo gibi parçalar İznikli zanaatkarların inceliğiyle üretilen eserlerden. Bugün bile sırrı çözülemeyen renklere, kilin zarafet ve sağlamlıkla ulaştığı forma hayran olmamak mümkün değil. İznik'te bugünün çiniciliğini keşfetmek üzere Süleyman Şah tarafından kurulan ve Anadolu'nun ilk medreselerinden biri olan Süleyman Paşa Medresesi'ne sokuluyoruz. Burada çini atölyelerine girip ustalarla sohbet edip, dükkanlarda sergilenen hakiki İznik çinilerinden bir seyahat anısına sahip olmak mümkün. Diğer taraftan kubbelerle ve eyvanlarla çevrili avluda, rayihası havayı zapt eden bir kahveyle mola vermekse paha biçilemez. 






Başlı başına bir açık hava müzesi olan kentte Roma döneminden kalma Antik Tiyatro'ya tepeden bakıyoruz. Zira 15 bin kişilik tiyatro ziyarete açık değil. Gezgin ruhları kucaklayacağı anı bekleyen tiyatrodan ayrılıp 14. yüzyıl Osmanlı mimarlığının seçkin örneği Nilüfer Hatun İmareti'nde soluğu alıyoruz.  Sultan 1. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun adına inşa ettirilen imaret uzun yıllardır müze olarak hizmet veriyor. İznik'te tarih tarih içinde saklanan bir hazine. Kentin biyografisini oluşturan Yunan, Roma, Bizans, Osmanlı medeniyetleri Nilüfer Hatun İmareti'nde bir bir önümüzde beliriyor. Küçücük bir ilçe fotoğraflara, anılara sığmaz oluyor. Derken müzenin bahçesinden doğanın bütün yeşillerini bedeninde taşıyan o ünlü minareyi fark ediyoruz. Müzenin komşusu İznik Yeşil Camii, Erken Osmanlı Mimarisi'nin baş tacı bir yapı. Merkezi bir kubbenin örttüğü kare kubbesi ve firuze-lacivert çinileriyle Yeşil Camii gerçek bir başyapıt.  
Güzel bir günün olmazsa olmazı lezzetli yemeklerle donatılmış bir sofradır. Bizde günün kritiğini yapmak ve şöhreti bütün yurda yayılmış köftelerin tadına bakmak üzere Köfteci Yusuf'a yöneliyoruz. Özellikle Marmara'dan Ege'ye kara yolunu tercih edenlerin aşina olduğu Köfteci Yusuf'un ilk şubesi 21 yıl önce İznik'te açılıyor. Sonrası Köfteci Yusuf'un marka olmasıyla devam ediyor. Bizim favorimiz, köfte ve turşu olsa da burada kırmızı et ve kahvaltı namına ne ararsanız var. İçerisi İznik'in en kalabalık yeri. Uzun saatler açık olmasının, tadın ve güler yüzün bu ilgiyi hak ettiğini söylemek gerek. 
Akşam iyiden iyiye inerken yorgunluğumuzu dindirmek otelimize dönüyoruz. 




Yeni gün İznik Gölü'nün yanı başında, Askania Otel'in keyifli kahvaltısıyla başlıyor. Kahvaltının ardından biraz gölün keyfini çıkarıp yine surlarla kuşatılmış, dört kapılı Nikaia'ya gidiyoruz. Surlar bir devrin en önemli savunma yapılarıysa, kapılar da bahsi geçen devrin mimarlık abideleri. İznik'i çevreleyen surların kapıları da mimari ve sanatsal nitelikleriyle son derece dikkat çekici. Bu kapılardan en ilginci süsleme kuruluşunda gülen ve ağlayan tiyatro maskları bulunan İstanbul Kapı. İznik'in diğer anıtsal kapıları Yenişehir Kapısı, Göl Kapısı ve Lefke Kapısı olarak sıralanıyor. Neredeyse  iki bin yılı devirmiş kapılardan geçip, zamanın usulca aktığı sokaklarda yeni rotamız Orhan Gazi Hamamı. 











Restore edilip bir kültür merkezi haline çevrilmiş hamam yine tarihi mekanda çini dükkanlarıyla buluşmamızı sağlıyor. Hatailer, çintemaniler, güller, kıvrık dallarla bezenmiş mavi beyaz çinilerin dekorunda, Orhan Gazi Hamamı'nın avlusunda bir çay içmek kaçınılmaz oluyor. Kısacık çay arasının ardından Yenişehir Kapısı'nı geçip kentin merak uyandıran yapısı Kırgızlar Türbesi'ne uğruyoruz. Buranın İznik'in fethi sırasında şehit olan Kırgızlar'ın anısına Orhan Gazi tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Türbe mimari ve kalem işi süslemeleriyle tarihimizin şaşırtıcı yapılarından olmasının yanında önünde yer alan Kırgız heykeliyle de İznik'in özgün tarihinin tanıklarından. Ayrıca Kırgızlar'ın da bu türbeye hürmet gösterdiği ve İznik'te Kırgız şenlikleri düzenledikleri biliniyor.  





 Veda Busesi

İznik'e İstanbul'dan çıkışta bir kahverengi tabela uzaklığında. Kışın üzerine çöken kömür kokusu bile içindeki  cevheri gölgeleyemiyor. Ama uzak ve unutulmuş gibi; tam tastamam olacakken bir yerlerden dönülmüş gibi. Fazlaca bakıma, biraz süse, lakin en çok geçmişine top yekun sahip çıkmaya ihtiyacı var. Kocaman bir kültür kenti olacağına, üzerinde kimsenin sahiplenmediği bir keder asılı. Üçüncü gelişimde coşkun ve layığınca ol İznik...Bu boynu bükük halin içime dokunuyor çünkü...

24 Eylül 2017 Pazar

İsmiyle Müsemma: Esenköy

İstanbul'un yanı başından, adamı ters düz eden rüzgarla uçuşması hiç bitmeyen, Çınarcık'ın aşırı sakin komşusu olarak nam salmış, balıkçıları sayesinde hep gülümseyerek andığım Esenköy...

İDO'nun dergisi Sealife için kaleme aldığım Çınarcık-Esenköy rotasının ikinci yazısıyla karşınızdayım.  

 

 Çınarcık’a yaklaşık 19 km uzaklıkta, denize paralel uzanan kendi halinde bir sahil kasabası Esenköy. Son yıllarda büyük şehirlerin temposundan bir günlüğüne bile kaçmak isteyenlerin gözde rotalarından biri aynı zamanda. İDO’nun deniz otobüsleriyle Esenköy, Çınarcık’ın ardından ulaşabilecek rüzgarlı bir liman. Yaz boyu denizi arayan tatilcilerle dolup taşan köyde, zeytincilik ve balıkçılık yapılıyor. Denizle dost olmayı ezelden öğrenmek zorunda kalmış bir köy burası. Uzun zaman önce Katırlı denirmiş bu topraklara. İşte Esenköy  Katırlı'yken  karadan yol olmadığından köylüler denizcilikte ustalaşmak zorunda kalmış. Osmanlı İmparatorluğu’nda gayr-i müslim halkın ağırlıklı yaşadığı yerlerden biri olan köyün geçim kaynağı şimdiki gibi zeytinmiş. Gemilere yüklenen zeytinler önce İstanbul’a oradan da imparatorluğun farklı noktalarına yollanırmış. Gel zaman git zaman mübadele olunca burada yaşayan Rumlar Selanik’e yerleştirilmiş. Bugün Selanik’te Nea Katirli isimli köy bu zeytinli sahilin, uzak kıyıdaki anısını halen yaşatıyor. Zaman değişirken Katırlı köyü de Esenköy olarak anılmaya başlıyor. Esenköy gerçekten ismiyle müsemma bir köy. Bütün gün rüzgar kulağınıza oflayıp poflayıp, saçlarınızı savuruyor.  

Esenköy’de balık sezonu açılmış. Gırgırlar, irili ufaklı tekneler balıkçı barınağında hafif hafif titreşiyor. Limanda iğne atsanız suya düşmez bir tekne kalabalığı var. Rüzgarın getirdiği balık kokularını takip ederek barınak boyunca ilerliyorum. Martılar ve kediler de aynı kokulara kapıldığından pek de yalnız sayılmam. Uyku mahmuru balıkçılarla sohbet ede ede mendireğin ucuna doğru gitme niyetindeyken Cabbarlar 2 adlı geminin mürettebatının ısrarıyla akşam tuttukları balıklara ortak oluyorum. Hem balıkçı, hem aşçı Ertuğrul Usta lezzeti arşa değen bir hamsi pişiriyor. “Balıkçının yemeğine ortak olmak sevap” diyor Cabbarlar 2’nin mütevazı balıkçıları. Denizin ruhunu bilen, balığın dilinden anlayan insanlarla yediğim hamsiler hayatımın en güzel öğünlerinden birine dönüşüyor. Günüme bilmeden kocaman bir mutluluk katıyor balıkçılar. Yanlarından ayrılırken bana yalnızca “rastgele” demek düşüyor.  

Balıkçılarla vedalaştıktan sonra tatilin son demlerini de yaşasalar keyiflerinden ödün vermeyen plajlara yöneliyorum. Kırış kırış maviliği yırtan balıkçı tekneleri üzerinde uçuşan kuşlar, uzakta bu güneşli manzarayı kuşatan yeşil dağlar. Etrafta denize girenlerin yanı sıra bisiklete binenler, yürüyüş yapanlar ve koşanlar göze çarpıyor.  
Sahilin  en  çok çocuklar eğleniyor. Kanolar, deniz bisikletleri, kayıklar ve desen desen şemsiyelerle sahilde göz alıcı bir canlılık hakim. Kısa mesafelerle sahil boyu hem özel işletmelerle hem de halka açık plajlarla dolu. Ayrıca restoranlar,çay bahçeleri ve seyahatinizi her daim anımsatacak anı eşyaları alabileceğiniz hediyelik eşya dükkanları da yine sahile paralel cadde üzerinde yer alıyor. Serander Beach, Sempati Beach, Deniz Yıldızı Beach sahildeki işletmelerden yalnızca birkaçı.  Günden geceye 7/24 bir mekan arayanlar içinse en doğru Adres Kaya Garden Beach.  Deniz,güneş, lezzetli yemekler, canlı müzik Kaya Garden Beach Esenköy’de yaz sezonunun favorilerinden.  Yine balıkçı barınağının etrafında konumlanan püfür püfür çay bahçeleri de Esenköy’ün her daim dolup taşan mekanları olarak öne çıkıyor.

                                                               
Esenköy’de güneş elini eteğini çektiği zaman başka türlü hareketleniyor. Akşamın serinliğinde kurulan tezgahlarda ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Liman tarafında gün boyu taze balık satan tezgahlara karanlıkla birlikte hediyelik eşya tezgahları ekleniyor. Taze kekikten, bitkisel çaylara, ev yapımı doğal sirkelerden, takılara kadar her şey akşam pazarlarında alıcısıyla buluşuyor. Sahilde bütün açık olan Esenköy Hatıraları Ahmet isimli dükkana giriyorum. Burası her yönüyle katıksız Esenköylü seyahat anılarına sahip olabileceğiniz yegane mekan. Bir kere sahibi ve objeleri elleriyle yapan Ahmet Bey gerçek bir Esenköylü. Üstelik burada satılan neredeyse her şey tam da bu sahilden toplanmış taş ve kabuklarla el yapımı olarak meydana getiriliyor. Deniz kabuklarının verdiği ilhamla raflarda ayıcıklar, dinozorlar ve hatta Esenköy canavarları bile gözüme ilişiyor. Esenköy’den deniz kokan bir seyahat hatırası alıp çantama atıyorum. 








Sahilin yörüngesinden uzaklaşıp biraz ara sokaklardaki Esenköy’ü aramaya yöneliyorum. Köyün geçmişteki anılarını yansıtan tek tük  ev ve birkaç duvarı günümüze ulaşmış bir kiliseyle karşılaşıyorum. Trajik ve unutulmuş görüntüsüyle karşımdaki bitap kilise içime derin bir keder yüklüyor.  Esenköy'de zihnime kazınan son fotoğraf da bu eğri büğrü taş duvarlar oluyor. Coğrafyamızın daha iyisine layık olduğunu düşünerek denize açılıyorum. 

5 Eylül 2017 Salı

Biraz deniz, biraz gökyüzü: Avşa Adası

Kuzey Yarım Küre için hala yaz sayılır. Sayılmasa da kollarımızı açıp "gitme" desek ya yaza. Hoş gitse de haritanın umulmadık noktaları Eylül'ün bağ bozumu histerisinde daha bir güzel. En azından romantik bünyeler için kesinlikle Eylül gibisi yok. Rüzgarında deniz tuzunu taşıyan, saklı koyları maviye hükmeden, adakarası mayhoşluğunda Avşa'dayız. Marmara Denizi'nin billur denizli yosun, gözlü adası, İstanbul'un trend kaçış rotası...


“Ada” ne kadar yalnız ve ne kadar sihirli bir kelime. İşte böyle bir sihrin peşinde hep keşfedilmeyi bekleyen, hep gezginleri kendine çağıran adalardan birine doğru yol alıyorum. İstanbul Yenikapı’dan kalkan feribotla birkaç saat içinde Türkiye’nin en popüler adalarından biri olan Avşa’ya varıyorum. Denizin ortasında tek başına gibi dursa da, Avşa her zaman tatilin gözdesi olmayı başarmış bir ada. Bu sebepten de ada farklı enerjiye ve canlılığa sahip. Adanın coşkun ruhu daha İskele Meydanı’nda kendini hissettiriyor. 




Avşa’nın küçük ama sevimli meydanından etrafı inceleyerek kısa bir yürüyüşle Avşa Adası’nda kaldığım her dakikayı muhteşem bir anıya çeviren Ayata Otel’e konduruyorum kendimi. Adanın en köklü otellerinden biri Ayata, beni de mekanın üçüncü kuşak işletmecisi Yıldız Ayata karşılıyor. Yıldız Hanım farklı alanlarda çalışmalar yapan başarılı bir akademik geçmişe sahip. Ayrıca gastronomi ve mutfak sanatlarıyla da yakından ilgili. Otelin mutfağından çıkan lezzetlerle teşerrüf edince farkı daha net anlıyorsunuz zaten. İlk gün için bana adanın merkeziyle ve tarihiyle ilgili bilgiler veriyor. Avşa’yla tanışmam, gerçek bir adalı olan Yıldız Hanım’ın rehberliğinde olacağı için mutlu oluyorum. Ayata’nın samimi atmosferinden sahile doğru süzülüyorum. Nerede başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim billur bir denizle göz göze geliyorum. Gökkuşağı renklerinden ilhamını almış kafeler, restoranlar sahil boyu bütün davetkarlığıyla önüme seriliyor. Yer gök kıpır kıpır. Sabahın erken saatlerinden itibaren Akdeniz’i aratmayan sahilleri kulaçlayarak başlayan aktivite, çeşitli su sporları, alışveriş ve bütün gece durmaksızın devam eden eğlenceyle sürüp gidiyor. Uyumayan, bir an bile soluklanmadan yaşamı kucaklayan bir ada burası.




Avşa’nın yerlisi: Adakarası
Marmara denizinin üç büyük adasından biri Avşa, bir vakitler tıpkı Marmara Adası gibi Hıristiyan keşişlerin mecburi ikametgahı olmuş. Tarih boyunca çeşitli isimlerle anılmış Bizanslı tarihçiler Afousia olarak nitelemişler bu adayı. Zaman akarken adanın ismi de değişmiş, çeşitlenmiş ve sonunda Afousia’dan ilham alarak Avşa oluvermiş. Üzüm bağlarıyla, zeytinlikleriyle yüzyıllar boyunca kendi halinde bir ada olarak Marmara’nın mavi sularında varlığını sürdürmüş Avşa. Şimdilerde bağcılık hala taşı toprağı sarmış durumda. Adanın toprağında yetişen adakarası ise kaliteli şaraplar üretmeye olan yatkınlığıyla adanın en değerli ürünü. Şarap fabrikalarını gezmek, üzüm bağları arasında kaybolmak Avşa’nın öyküsünün bir parçası olmanın en kısa yolu.

Sapphire Beach/ Altınkum

Atamer'in Bahçesi

Nezaket üstadı simitçileri var bu adanın...

Kumsalı takip ederek adanın kalabalığına karışıp, plaj seslerine kulak kabartıyorum. Gümüşler, boncuklar süslü pazarlar, zeytinyağının ışıltısıyla göz kamaştıran vitrinler gözümü alıyor. Bir ara denizi bırakıp adanın iğdeler, begonyalarla sarılı sokaklarına sapıyorum. Çiçeklerin arasından fistolu minderler, mavi boyalı sandalyelerle dekore edilmiş bir bahçeye rast geliyorum. Burası adanın yeni mekanlarından Atamer’in Bahçesi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri ürünleri misafirlerine sundukları kahvaltılar dillere destan. Bazı akşamlar dans gösterileri de yapılan, huzurlu butik bir kafe Atamer’in Bahçesi. Bahçede birazcık soluklanıp günün son ışıklarına yetişmek üzere yeniden sahile sokuluyorum. Sarısı, moru birbirine geçmiş şemsiyelerin altında kıkırdayan çocuklara bakarken incecik kumların üzerinde yürümeye karar veriyorum. Güneş denizle gökyüzü arasında tamamen kaybolduğunda son gezi tekneleri de çoktan turdan dönmüş oluyor.
Ben de akşam yemeği için Ayata Otel’in Teras’ında lezzeti üzerinden taşan yemekler ve farklı tariflerle hazırlanan Ege mezelerine yelken açıyorum. Her biri damağımda yer eden enfes tatların ardından Avşa’nın gecesinin nabzını tutmak üzere birkaç dakikada sahile iniyorum. Gündüz dolup boşalan sahil kafeleri gece plaja doğru yayılmış. Bazılarından yükselen ışık ve ses gök yüzünü dolduruyor. Gün ışığında hiç gece kulübü olduğu akla hayale gelmez mekanlar tabiri caizse “yıkılıyor”. Avşa’nın gece hayatının benzersizliği yıldızlarla dolu bir yaz gecesinde karşımda duruyor.

Çınar Koyu

Karadut Koyu

Avşa’nın saklı koyları

Avşa tatil deyince birçok kişinin aklına gelen ilk seçenek. Yazın artan nüfusuna karşılık cam gibi bir denizi var. Üstelik merkezden uzaklaştıkça adanın saklı köşelerinde tropik adaları kıskandıracak güzellikte koylara ulaşmak öyle uzun saatler almıyor. Avşa’daki yeni sabaha sahilde yaptığım envai çeşit kahvaltıyla başlıyorum. Yıldız Hanım’ın rehberliğinde adayı dip köşe gezmek üzere yola çıkıyorum. Yıldız Hanım adanın kıvrımlı yollarında adalı olmanın esaslarını ve en güzel denize girilecek rotaları keyifle anlatıyor.
Karayoluyla Avşa’nın merkezine çok yakın konumda bulunan Yiğitler Köyü’ne geliyoruz. Yiğitler sade, dupduru güzellikte bir köy. Ama asıl cennet köyün sınırları içerisinde bulunan Altınkum. Sakin, huzurlu, masmavi bir koy Altınkum. Doğanın kucağında bir yaz için Avşa gezisine Altınkum’u mutlaka almak gerek. Hatta kumsalın en güzel mekanı Sapphire Beach Club’e de uğrarsanız yazın mutlu anlarını kesinlikle çoğaltmış olacaksınız.
Avşa’nın minik tepelerinde kuşbakışı manzaralara dalarak, kah zeytinliklere selam verip, kah üzüm bağlarında koşturarak Tavşanlı Koyu’na kadar geçen zamanı fark edemiyoruz. Tavşanlı adanın halka açık koylarından biri. Küçücük ve adanın coşkulu kalabalığından uzak. Fakat küçük olması sizi yanıltmasın; deniz ve kumsal o kadar cezbedici ki bir gelenin bir daha dönmek istemediği bir yer aynı zamanda.
Hafif bir rüzgarla soluklanan bir koy var sırada: Karadut. Böylesine tatlı ismi olan koyun etrafını dut ağaçları çepeçevre sarmış durumda. Deniz kokusuyla dut kokusu birbirine karışıp insanın aklından asla çıkmayacak şekilde yerleşiyor. Bu tarif edilemez koku plajın güzelliğiyle birleşince ortaya çıkan sonuç kesinlikle mükemmel oluyor.

Tavşanlı Koyu

Adanın her köşesi mavi bir hazine saklıyor desem yeri. Az gidip uz gidip Çınar Koyu’na erişiyoruz. Zümrüt yeşili, kıpırtısız, pırıl pırıl bir deniz, kocaman bir çınarın gölgesine yayılmış bir kumsal. İlham verici bir doğa sahnesinin ortasındayım. Burayı her görenin müdavimi olduğu söyleniyor. Gerçekten adada müptelası olunacak bir koy Çınar. 


Ertesi gün artık veda zamanı gelip çatıyor. Bir adada olmak bütün dünyadan uzak olmak gibi. Anı yaşamanın en kestirme yolu en doğru adayı bulmak mı acaba? Bu duygularla ayrılıyorum Avşa’dan. Gitmeden sahile inip, renkli masaları olan Yaren Kafe’de kocaman bir öğlen kahvaltısı etmeyi de unutmuyorum. Günü uzun yaşayan insanların adasında kahvaltı tüm güne yayılan bir öğün ve bu sahilde bir kerecik de olsa yapılmalı.


Ada İçi Ulaşım:
Her ne kadar ben arabayla adayı dolaşmış olsam da adaya gelen ziyaretçiler için değişik ulaşım alternatifleri bulunuyor. Özgürce adayı keşfetmek isteyenler için en keyifli seçenek elektrikli bisiklet kiralamak. Adanın merkezinde bisiklet, elektrikli bisiklet, motosiklet ve araba kiralayabilirsiniz. İsteğinize göre yine adanın merkezinden kısa aralıklarla kalkan dolmuşlar da koylara ve adanın her köşesine sizi ulaştırabilir. Sabahtan başlayan ve bütün gün süren tekne turları da masmavi koylara gitmenin en serin yolu.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Foça: "Dünyanın en güzel İkliminde..."

Adaların arasındaki deniz, biraz incir, biraz karadut, biraz mandalina ama illaki zeytin...Geceleri kulaklarda cırcır böceklerinin şarkılar söylediği, koynunda uygarlıkları saklayan, gidenlerin kalbini bırakıp döndüğü, cömert Ege...Bu Ege'nin tam ortasında,  "Tarihin Babası" olmayı sonsuza dek başaran Herodot'un "en yüce gök kubbenin altında ve dünyanın en güzel ikliminde" kurulmuş dediği Foça...





 Derler ki zamanın çok ötesinde başlar Foça'nın tatlı ezgisi. Akhalar'ın (Yunan şehir devletleri) Troya'yı hile hurdayla yıkıp kül ettikleri o savaştan sonra olur ne olursa. Akhalar yola çıkar, ancak tanrılar kızgındır. Dolandırıcılıkla kazanılan zaferin yanında tanrılara da saygısızlık edilmiştir. Zeus Tapınağı'na sığınan bilge kral Priamos'un bile canına kıymışlardır. Akhalar Troya'dan ayrıldığı anda denizde şiddetli bir fırtınaya tutulurlar. Bu öyle dehşetli bir fırtınadır ki Menelaos, Mısır kıyılarına kadar sürüklenir; Odyseus ise on yıl deniz üzerinde yolunu arar durur. Bu on yıl boyunca Odyseus onlarca badire atlatır. Değneğiyle dokunduğu her şeyi domuza çeviren korkunç büyücü Kirke'yle tanışması da bu sırada gerçekleşir. Kurnaz Odyseus yine bir dolu dalavereyle Kirke'nin lanetinden kurtulur. Bana sorarsanız Kirke biraz da bile isteye kahramanımızı domuza çevirmek istememiş olabilir. Zira Odyseus'u aşırı yakışıklı bulan Kirke, onu sarayında bir yıl misafir eder, el üstünde tutar. Üstüne yolculuğun devamında başına gelecekler ve alınacak önlemler konusunda da Odyseus'un ufkunu açar. Ah ne diyelim, büyücünün böylesi...Kirke 'nin tavsiyelerine uyan kahramanımız ve arkadaşları, az gider uz gider sonunda balık kuyruklu güzel mi güzel deniz kızları çıkar karşılarına. Bunlar söyledikleri şarkılarla insanı kendinden geçiren Seirenler'dir. Nice denizci bu Seirenler'in sihirli nağmelerini takip etmiş ve sonsuza dek ortadan kaybolmuştur. Kirke'nin verdiği akılla arkadaşlarının kulaklarını balmumuyla tıkar. Kendini de direklerden birine bağlatır ama kulaklarını tıkamaz. Seirenler'in eşsiz şarkıları Odyseus'u da aldatır ama emirlerini duymayan tayfalar rotalarından şaşmaz. İşte tam bu olayın geçtiğine inanılan kayalıklar Foça'da. Homeros'un tarihi aşıp gelmiş anlatısının hatırası olarak Foça'nın açıklarındaki bir adadaki kayalıklara halen "Siren Kayalıkları" denir. Volkanik tozların tuzlu suyla kaynaşmasıyla oluşan kayalıklar doğanın özgün tasarımlarından olmalarının yanında günümüzde de rüzgarlı gecelerde (ki geceleri Foça hep rüzgarlı) uğuldamaya devem ediyormuş. Ben Foçalılar'ın yalancısıyım. Siren Kayalıkları'nı görmek ve belki de Seirenler'in ezgisini duymak için Eski Foça sahilinden kalkan gezi teknelerine binmek yeterli. 


Siren Kayalıkları *


Antik dünyada bir İyon kenti olan Foça'nın hikayesi deniz kızlarıyla başlasa da bölgenin sembolü fok. Zira binlerce yıl evvel bu sularda sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çok fok yaşadığından kente Phokaia adı verilmiş. Devir değişince isim de değişmiş ama işte pek de uzağa düşmeden Foça halini almış.









Efsaneler çağının gözde yerleşimi olan Phokaia, tarih boyunca usta denizciler yetiştirir, mimarlık ve teknik alanlarda ciddi ilerleme kayder. Bu sayede Akdeniz'den Karadeniz'e uzanan coğrafyada çok sayıda koloni kurar, doğal altını ve gümüşü karıştırarak tarihteki ilk elektron sikkeyi bastırır. Böyle bir medeniyetin izleriyle yaşayan Foça, Ege'nin 
ölçüsüz girintileri, çıkıntıları ve adacıkları üzerine kurulu. Fakat bu ölçüsüzlük kendi içinde tutarlı ve romantik bir karakter kazandırıyor Foça'ya. Her kıvrımında güneşten sararmış bir kumsal saklı. 
Yığma taş duvarlı, sıvasız Rum evlerinin denize açılan sokakları süslediği, hatta önümde kelebeklerin uçuştuğu bir sabahta Reha Midilli Caddesi'ndeyim. Cadde dediysem kelebekler, ben, dondurma külahları, denize atlayan kahkahalar, bir de o herkesin gözünün kaldığı evler var. 
Cadde'nin bir ucunda, denize sırtını vermiş eski Rum evlerinden birinde misafirlerini ağırlayan Kavala Cafe'yi kahvaltı için gözümüze kestiriyoruz. Pek bir şey yemeyeceğiz derken ev yapımı domates reçeline aşık olup, devamını istiyoruz. 


Kavala Cafe



 Domates reçeli kokusuyla ve tadıyla bizi büyülemiş olsa da her geçen dakika daha dik dik binlerce gözle bakan güneşin hükmü karşısında denize girmeye karar veriyoruz. Hangi koya gitsek, nasıl etsek derken sıradan Foçalılar'ın izinden cadde üzerindeki iskelelerden birine mayo-bikini kuruluyoruz. Birkaç saat içinde ahşap platformun üstünde havlu, şemsiye atılmamış tek bir boşluk bile kalmıyor. Deniz duru bir kırışıklık halinde kıpırdanırken Foça'nın tarih kadar eski dondurmacısı Sakız'a Nazmi Usta'nın dondurma kuyruğuna giriyoruz. İncirli dondurmada incir, böğürtlenli dondurmada böğürtlen olan, doğal ürünlerle kendi kitlesini yaratmış bir dondurmacı Nazmi Usta. Külahı elimize alınca kuyruğun neden hiç azalmadığını anlamış oluyoruz. 






 Daracık sokakları adımlarken Foça rüzgarı hafif hafif eteklerimizi uçuşturmaya başlıyor. Zeytinyağından yapılmış sabunlar, deniz yıldızları, Ege otlarıyla dolu bir dükkanı didik didik ediyoruz. Foça Bitkisel Ürünler adındaki dükkan aktarla, hediyelik eşyacı olma arasında kalmış bir yer. Hediyelikleri de tamamen doğal ve el yapımı ürünlerden oluşuyor. İçinde geçirdiğimiz süre boyunca bir dakika bile boş kalmıyor. Acayip acayip deniz canlısı kabukları ve deniz yıldızları yüklü sepetlerden ayrılamadığımızdan, birkaç tanesini satın alıyoruz. 
Güneş tepemizde açısını değiştirirken zaman Foça'ya dokunmuyormuş gibi geliyor. Dolayısıyla Foça'da olduğumuz için biz de dokunulmaz sayılıyoruz. Sanki bir sabah, bir öğleden sonrası geride kalmıyor, bir gün daha geçmiyor ömrümüzden. 
Bütün gün karşısında denizi kucakladığımız Foça Kalesi'nde alıyoruz soluğu. İçinde yerel sanatçıların elinden çıkan resimler sergileniyor ve satışı yapılıyor. Kale surlarının dışında gün ışığı çekilmeye başlarken Foçalı kadınlar tezgah kuruyorlar. Tığ işleri, takılar, yemeniler, el emeği göz yorgunluğu çalışmalar tezgahlara özenle yerleştiriliyor. Bizans, Ceneviz ve Osmanlı gören kalenin ilk yapımının 11. yüzyıla kadar uzandığı sanılıyor. Son 20 yılda iki defa ciddi biçimde restore edilen kale, 2013 yılında UNESCO Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmış bir yapı. Foça'nın kaleyle kuşatılmış bölümüne Kale Burnu deniyor. Surlar boyunca ilerlerken Anadolulu ana tanrıça Kybele’ye adanmış bir tapınağın kalıntılarıyla yüzleşiyoruz. M.Ö. 6. Yüzyıldan itibaren Foça’nın bu kıyısında koruyucu ana tanrıça kültüne adanmış bir tapınak yer alıyormuş. Seyyahların anlatılarında tapınağın portikoları, heykellerle bezeli cepheleri uzun uzun anlatılsa da günümüze ulaşan kısım oldukça mütevazı. Binlerce yıl önce bu sahile sağ salim çıkmayı başaran inançlı denizciler burada adaklarını yerine getirip, ana tanrıçaya şükranlarını sunuyormuş. Anadolu’nun çok kültürlü muazzam evreni bir kez daha içimizde hayranlık uyandırıyor. 




Sabah denize açılan kayıklar dönerken, turuncu bir kalp gibi denize doğru inen güneş, sahil boyu kurulan balıkçı tezgahları ve çevresini bir gangster çetesi gibi saran kediler saati hatırlamamıza vesile oluyor. Dolaşırken ilgimizi çeken Ecem Balık Evi'nin yolunu tutuyoruz. Her şehirde, her ülkede gördüğümüz şemsiyelerle dekore edilmiş sokaklardan biri daha. Klişe bile olsa ortam güzel, barbun tava, şişte mezgit harika. Yalnız her an masaya atlayan kocaman kediler balık sofrasına tahminimizin çok ötesinde bir aksiyon katıyor. Kızmıyoruz,sokaklar da kedilerin olmayacaksa neresi olacak değil mi ama? 









Veda Busesi
İzmir’in sakin kızı Foça, derin bir huşuyla rengarenk Ege’yi solumak için kusursuz bir coğrafya. Ayrılmak zor olsa da kulağıma çalınan bir efsaneye göre Foça’nın bilinmez bir yerinde bir siyah taş varmış. Eğer ki bahsi geçen siyah taşa öyle veya böyle basmışsanız mutlaka ama mutlaka yeniden Foça’ya dönermişsiniz. Foça’ya bir kez gidince yeniden gitmek için çok bahaneniz olacak…
Ama bu yazı tam olarak bitmedi. Eski Foça'nın devamını ve Yeni Foça'yı, İzmir'de yediğim en güzel kumruyu gelecek yazıya sakladım.  

*Siren Kayalıkları fotoğrafları Foça Belediyesi'nin internet sitesinden alınmıştır.