17 Mayıs 2018 Perşembe

Gururlu ve Kahraman Gelibolu


Boğaz ipekli bir kumaş gibi titreşiyor. İki yaka arasında kanat çırpan martılar destanların kentinin üzerinde pervasızca süzülüyor. Unutulmuş zamanların unutulmayan savaşı Troya ve 1. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren zaferin mağrur şehri Çanakkale’yi keşfetmeye Gelibolu’yla devam ediyorum…



O bildik Hollywood filminin baş aktörü olan Troya atının dibinden gecenin sabaha uzanışını izliyorum. Çanakkale Kordon, henüz batmayan ay ışığının altında bir şiirin en çarpıcı dizesi gibi fısıldıyor.  Abartısız, sakin, dalgın bir güzellik var bu şehirde. Denizin esansı güçlü bir rüzgarla saçlarıma dokunurken, az ötede yolcularına seslenen feribotun gümbürtüsünü duyuyorum. Elimde valizim gün doğmadan sahile açılan Büyük Truva Otel’ine yerleşiyorum. Yol yorgunu halim, birkaç saat uykuyu hak ediyor. Boğaz’a karşı uyanıp, otelin manzarasında kahvaltı ediyorum. Feribot iskelesine doğru hızla yürümek gibi niyetlerim olsa da gün ışığında kordonun canlılığı fotoğraf çekmek için aklımı çeliyor.   
Fotoğraf faslına feribotta devam ederken neredeyse herkesin birbirini tanıdığını fark ediyorum. Sıcak, samimi bir ortamda feribot yol alırken, “Karşıya geçme” fiilinin İstanbul dışında bu denli gerçekçi olması hoşuma gidiyor. Tabiatın uyanışına işaret eden renklerle donanmış Gelibolu yarımadası olanca zarafetiyle beni kucaklıyor. Gelibolu, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla her geçen gün daha da büyüyen bir açık hava müzesi haline gelmiş.  Denize serili bu yeşil yarımadanın her köşesi Çanakkale Muharebeleri’nin izlerini taşıyor. Mücadelenin zafere dönüştüğü Gelibolu’yu layıkıyla tanımak için en azından iki günlük bir zamana ihtiyaç var. Böylece  tarihi alanı keşfetmek üzere, adı Çanakkale Savaşları’yla özdeşleşen  Seyit Onbaşı’yla birlikte anılan Rumeli Mecidiye Tabyası ve Şehitliği’ne varıyorum.  Burada, 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçip İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen müttefik donanmasına cesaretle mücadele eden Seyit Onbaşı ve bütün Mehmetçiklerimizin anısına yapılmış bir anıt yer alıyor.  Askerliğe “Ağır Topçu Neferi” olarak başlayan Seyit Onbaşı, topun mermi kaldıran vinci bozulunca,215 kiloluk top mermisini sırtına alarak namluya sürmüş, ateşlediği top sayesinde İngiliz zırhlısını batırmayı başarmasıyla da efsaneleşmiş bir savaş kahramanı. Böyle bir yiğitlik timsali yaşanan Rumeli Mecidiye Tabyası Gelibolu’nun ziyaretçi  akınına uğrayan bölgelerinden biri.  Kahraman Rumeli Mecdiye Tabyası’nın ardından askerlere sağlık hizmetlerinin verildiği Soğanlıdere Vadi’si,  Alçıtepe Şehitliği,  Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir Kalesi, Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Şehitler Abidesi izlediğim rotayı oluşturuyor. Çanakkale Savaşları’nın sarsıcılığı her adımda yüreğime dokunuyor. Gelibolu tarihi yaşayan ve yaşatan bir coğrafya.  Bölgede yaşananları daha yakından izlemek içinse Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne uğramak gerek.  Burada önce savaş sırasında kullanılan her çeşit eşyanın sergilendiği bir müzeyi inceleyip, ardından muharebenin etkileyici anlarının ileri simülasyon yöntemleriyle canlandırıldığı alana geçmek mümkün.
Gelibolu’da doğa geçmişi örten bir dantel gibi. Toprağın bereketi savaşın izlerini huşu içinde kamufle ediyor. Arıburnu Sahili’nde bulunan Anzak Koyu’nda verdiğim kısa molada aklımdan bunlar geçiyor.






 Yönümü Eceabat’ın kuzeyinde bulunan Bigalı Köyü’ne çeviriyorum.  Bigalı Köyü,  Nisan 1915’te Atatürk’ü misafir etmiş ve 19. Tümen’e karargah olmuş. Günümüzde Atatürk’ü konuk eden ev müze olarak ziyarete açık.  Kendine özgü dokusunda Bigalı meydanından başlayarak içinizi ısıtıyor. Çınar gölgesine kurulu kahvesi, bayraklarla ve Atatürk’ün sözleriyle donatılmış taş evleriyle Bigalı çabucak kalbe dokunuveriyor.



Gelibolu’da yeni günün ilk durağı mücadelesiyle destan yazan Conkbayırı. Conkbayırı’na ilerleyen yolda 57. Piyade Alayı Şehitliği karşıma çıkıyor. Yarbay Mutafa Kemal’in komutasında çarpışan 57. Piyade Alayı, çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na doğru harekete geçen  Anzak askerlerini geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri. Gelibolu’da her adım insanı  cesaretin, kahramanlığın anlatısına götürüyor. Yoluma devam edip savaşa yeni bir yön veren Conkbayırı’na varıyorum.  Gelibolu yarımadası bu noktada, tümüyle görünüyor.  Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in heykeliyle ufka dalıyorum. İçimi bir minnet ve şükran duygusu kaplıyor.



Conkabayırı’nın yarattığı tarifsiz duygu durumunun ardından aracın camından muazzam manzaralar, taş evlerin salındığı köyler, çobanlar, sürüler gelip geçiyor. Küçük Anafartalar Köyü’nün ardından Büyük Kemikli Burnu’nda soluklanıyorum. Kayaların denizle buluşması sürrealist bir etki yaratıyor. Kayalar öyle fantastik formlarda ki doğanın heykeltıraşlığına hayran olmamak imkansız.


 Denize bu kadar yaklaşmışken, yeni rotamı yine deniz belirliyor. Eceabat’ın şirin sahil köyü Kilitbahir’e eriştiğimde Boğaz’ın en dar yerine kurulan yonca planlı kaleyi ziyaret ediyorum. Yapılışı 15. Yüzyıla kadar uzanan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın çalışmalarıyla yaşayan bir tarih müzesine dönüştürülmüş. 
Kalenin yanı başında ancak filmlerde görülebilen bir kır kahvesinde oturup “Denizin Kilidi” anlamına gelen Kilitbahir’e, 1. Dünya Savaşı’na kafa tutan Çanakkale’ye, Boğaz’a, martılara tekrar tekrar  bakıyorum.  Masmavi deniz arada bir geçen gemilerle yırtılıyor. Gururlu ve yalın, Çanakkale sen ne güzelsin…


10 Mart 2018 Cumartesi

2018 Troya Yılı! Troya'ya Gitmenin Tam Zamanı

Efsanevi bir aşk, dünyayı değiştiren bir savaş, dillere destan Troya...Ucu bucağı olmayan zamanın, henüz tam aydınlanmamış anında güzeller güzeli Helen'li, romantik Paris'li, yiğit Hektor'lu, bilge Priamos'lu, kahraman Akhilleus'lu, gaddar Agamemnon'lu, kurnaz Odyseus'lu İlyada'nın dile geldiği Troya...Çanakkale'nin düşle gerçeği kavuşturan, mitsel, romantik ve mağrur Troya'sının UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı...Demem o ki masal gibi bir sene var önümüzde:  2018 Troia Yılı !




Troya Yılı münasebetiyle Troya'da olmanın mutluluğuyla... 



Bütün zamanların en şöhretli anlatısı hiç şüphesiz Homeros'un kaotik bir aşk sarmalında fanilerle, ölümsüzleri karşı karşıya getirdiği ve kurnazlığın kışkırtıcı zaferiyle sonuçlanan dizelerle aktardığı efsanevi Troya Savaşı. Zamana Olimposlular hükmederken başlar bütün hikaye. Ölümsüz tanrılar evreni İda'nın tepesinden seyredip, fanilerin yazgısına, mevsimlere, toprağa, iyiliğe ve kötülüğe hükmederken olur ne olursa. Başrolde güzel bir kadın, kalbine söz geçiremeyen bir erkek ve bir de kutsal metinlerin masum görünüşlü memnu meyvesi elma vardır aslında. Üzerinde "en güzele" yazan elmayla başlayan çekişmeyi güzellik ve aşkın tanrıçası Aphrodite kazanır. Paris, şan şöhret, zenginlik değil de aşk ister çünkü. Aphrodite aşk vaadiyle Hera ve Athena'yı saf dışı bırakıp "en güzel" seçilmesiyle ok yaydan çıkıverir. Ok, Paris'in kalbine tam yerinden saplanırken, sonunda Paris'in yurdu Troya tarih sahnesinden silinecektir.       





Fakat dünya dönerken Troya önce düşlerde, sonra sanatın her dalında erişilmez bir sır gibi algılanmaya devam eder. "Kayıp şehirlerin" o dokunulmaz cazibesi adına kazınmıştır bir kere. İşte 19. yüzyılda, arkeoloji canlanmaya, seyahat olanakları nispeten kolaylaşmaya başlayınca birçok maceraperest ve aç gözlü insan Troya'yı keşfetme ve Priamos'un paha biçilemez hazinesini bulma hayaline kapılır. Bunların arasından en azimlisi hiç şüphesiz Henri Scheliemann'dır. Schliemann kendi uydurduğu biyografisinde çocukluğundan itibaren Homeros'un dizelerine vurulmuş, bu uğurda düşmüş kalkmış, itilip kakılmış ve yılmamış bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu çilekeş biyografinin belki elle tutulur tek doğru tarafı Schliemann'ın yılmayan kişiliğidir. Katip olarak atıldığı iş yaşamında zengin bir tüccara dönüşmüş, kısa sürede birden fazla dili öğrenebilmek için yoğun bir mesai harcamıştır. Ticaretten kazandığı parayı ihtirasla sarıldığı "amatör arkeoloji ruhunun" peşinde savurmuş ve karşılığını kat kat almıştır. Ancak önlenemez şöhreti kudretli Troya'yı bulduğunu ilan ettiğinde yakalar. Çanakkale yakınlarındaki antik kalıntıların arasından çıkardığı iki yüz elli altın objenin tümünü "Priamos Hazinesi" olarak ilan eder. Lakin mücevherleri kimselere haber vermeden Atina'ya kaçırması Türk makamlarıyla başını derde sokar. Üstelik amatör arkeoloji ruhunun altın tutkusu, arkeolojik çevrelerde hiç hoş karşılanmaz. Böylece bütün bu sansasyonun üzerine kocaman bir karanlık çöker. Bundan böyle Schliemann masalı iki görüş üzerinde ilerlemeye mahkum olur. Bu görüşlerden ilki Schliemann'ın bir şekilde modern arkeolojinin babası olduğu yönündedir. Ancak baskın görüş arkeoloji aşkının hilekarlığa alet edildiği şeklindedir. Nitekim 1890'da yaşamı sona eren Schliemann'ın yarattığı kaos her geçen gün büyüyerek çağımıza dek ulaşır. Bütün bu tutarsız tablonun yegane sorumlusu da maalesef Schliemann'ın bizzat kendisidir. 



Priamos Hazinesi'nin mücevherlerini takan Sophia Schliemann

Schliemann, bir masal kahramanı olmayı düşledi. Zengin olmayı, hatta sinema çağını yakalamış olsaydı Indiana Jones'un kimliliğini çaldığını bile iddia edebilirdi. Gerçek olan uygarlık tarihine, sanat tarihine yaptığı katkıydı. Ne var ki Troya düşüşüyle başlayan şiirsel tasavvuru, bin yıllar sonra yeniden keşfedilirken apayrı bir gizem perdesiyle donattı. Gizlice Türkiye'den çıkarılan hazine, dünyanın farklı ülkelerinde soluklandı. Ardından Berlin Müzesi'nde koruma altına alındı. II. Dünya Savaşı felaketi yaşanırken de birçok sanat eseri gibi sırra kadem bastı. Berlin Duvarı'nın yıkıldığı sıralarda yarım asırlık sır nasıl olduysa aydınlanıverdi. Kayıp mücevherlerin önemli bir bölümü Moskova'da Puşkin Müzesi'nde ortaya çıktı. Halen mücevherlerin Türkiye'ye iade edilmesi konusu görüşülüyor. Bu arada hazinenin farklı ülkelerde olan parçalarından bir kısmı yoğun çabayla  ana yurduna döndü. 


İşte bütün bu sansasyona sebep olan, öyküsü sanatın her dalını esinleyen Troya Antik Kenti, 1998 yılında UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girer. Dünyanın en şöhretli antik kentinin UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne girişinin 20. yılı olması münasebetiyle 2018 Troya yılı ilan edildi! En erken yerleşimin Tunç Çağı'na dek indiği Troya'da insanlık tarihinden 3000 yılı kesintisiz olarak izlemek mümkün. Homeros'un rehberliğinde benzersiz bir uygarlığın peşine düşmenin tam zamanı. Çanakkale'yi şenlik tadında bir yıl bekliyor. 2018'in  yaz aylarında Troya yepyeni müzesine kavuşacak. 



Veda Busesi


Boğaz'ı, efsaneleri, destansı savaşları, tabiatıyla Çanakkale'ye gitmek için Troya şu sıralar en geçerli sebep. Gelecek yazılarda mitleri, mücadelesi,  yaşanılası atmosferi, sokakları ve insanlarıyla Çanakkale'yi anlatmaya devam edeceğim. 














19 Kasım 2017 Pazar

Dört kapılı, ilahi kent: İznik

Kuşların kanat çırpışını, sonbaharda dökülen yaprakların sakin hışırtısını duyarak, sazlıkların sonsuz ve yumuşak bir müzikle titreştiği bir göl kenarında yürümek...Surlarla kuşatılacak kadar değerli, kutsal kararlar alınacak kadar uhrevi, imparatorluklara başkent olacak kadar önemli bir kent. Güneşin kızıllığına hapsolan sokaklardaki ebedi hüzünle, ilahi ve dünyevi takvimde unutulmuş İznik... 


Derler ki "Zeytin bütün ağaçların ilkidir", zafer, akıl ve barışla özdeşleşen muazzam bir ağaç. Efsaneler çağında bütün zeytin ağaçlarını Athena'nın yarattığına inanılır. Gerçekten de bir antik şehirde Athena'ya ait bir tapınak varsa orada mutlaka bir zeytin ağacı görürsünüz. Kutsal tesadüfler de olmasa hayat çok renksiz olurdu...İşte İznik'e girerken yolun iki yanında, olanca zarafetiyle bütün ufku kaplayan zeytinlikler eşliğinde aklımdan bunlar geçiyor. Aracı müsait bir yere park edip zeytinlerin arasında dolaşmaya başlıyorum. Köylüler erken hasat için çalışıyor. Yerlere örtüler serilmiş, sepetlere, kasalara zeytinler yüklenmiş. Havada tarif edilemez bir sessizlik asılı duruyor. Deklanşör dışında çıt çıkmıyor zeytinlikte. Herkes ağaçları rahatsız etmekten çekiniyor adeta.



Zeytinlikten ayrılıp tarihi surların içinden kadim şehre giriyoruz. Kalacağımız göl kıyısı oteli bulduktan sonra İznik'i adımlamaya başlıyoruz. Dünya üzerinde yürüyerek gezilecek şehirler vardır ya İznik kesinlikle bunlardan biri. Elinize bir harita alıp, görmek istediğiniz yerleri işaretleyin ve ilerleyin. Birbirini kesen Kılıçarslan ve Atatürk Caddesi bu küçük kentin ana yolunu oluşturuyor. Diğer tüm sokaklar bu iki caddenin çevresinde konumlanıyor. 


Bizans İmparatoru Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı resmi din yapacağı sıralarda (M.S.325) bazı konularda uzlaşma sağlamak üzere dönemin önde gelen teologlarını ve din adamlarını İznik'te topladı. Böylece kutsal metinler dört İncil olarak kabul edildi ve Paskalya gibi önemli bayramlar belirlendi. Bu sayede çağın Nikaia'sı Hıristiyanlık için kutsal bir mana kazandı. Büyük konsil 787'de yedinci kez yeniden Nikaia'da buluşunca kentin ilahi karakteri perçinlenmiş oldu. Hıristiyan Bizans da, gücüne ve imana yakışır şekilde, çağın ruhuna uygun olarak, Ayasofya'yı Nikaia'ya armağan etti. 
  


Mukaddes bir yazgıyla mühürlenmiş İznik'in asırlar boyu en ünlü yapısı Ayasofya'sı. Uzun yıllar müze olarak korunmasının ardından restore edilip camiye dönüştürülen yapı hala Hıristiyanlar için özel bir değer atfedilen mekanlardan biri. Üç nefli  bazilika yıllara meydan okurcasına İznik'in tam kalbinde yer alıyor. Görmemek, görüp de içine girmemek imkansız. Ayasofya'nın çarpıcı geçmişine karıştıktan sonra İznik'le özdeşleşen çinilerin izini sürüyoruz. Çinicilik bu küçük kenti dünya sanat literatürüne sokmuş bir alan. Yaşam normlarının farklılaşmasıyla gündelik hayatımızın asli unsurlarından biri olmasa da çini hala canlılığını korumaya devam ediyor. Anadolu Selçuklular'dan aldığı mirası geliştiren ve 15.ve 16. yüzyılda zirveye ulaşan Osmanlı çini sanatında İznik özgün bir biçim ve yönteme ulaşmayı başarmış. Bugün Batı'da "Blue Mosque" olarak anılan Sultan Ahmet Camii gibi birçok anıtsal yapının simgesi olan çini panolar, müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer alan tabak, kandil, vazo gibi parçalar İznikli zanaatkarların inceliğiyle üretilen eserlerden. Bugün bile sırrı çözülemeyen renklere, kilin zarafet ve sağlamlıkla ulaştığı forma hayran olmamak mümkün değil. İznik'te bugünün çiniciliğini keşfetmek üzere Süleyman Şah tarafından kurulan ve Anadolu'nun ilk medreselerinden biri olan Süleyman Paşa Medresesi'ne sokuluyoruz. Burada çini atölyelerine girip ustalarla sohbet edip, dükkanlarda sergilenen hakiki İznik çinilerinden bir seyahat anısına sahip olmak mümkün. Diğer taraftan kubbelerle ve eyvanlarla çevrili avluda, rayihası havayı zapt eden bir kahveyle mola vermekse paha biçilemez. 






Başlı başına bir açık hava müzesi olan kentte Roma döneminden kalma Antik Tiyatro'ya tepeden bakıyoruz. Zira 15 bin kişilik tiyatro ziyarete açık değil. Gezgin ruhları kucaklayacağı anı bekleyen tiyatrodan ayrılıp 14. yüzyıl Osmanlı mimarlığının seçkin örneği Nilüfer Hatun İmareti'nde soluğu alıyoruz.  Sultan 1. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun adına inşa ettirilen imaret uzun yıllardır müze olarak hizmet veriyor. İznik'te tarih tarih içinde saklanan bir hazine. Kentin biyografisini oluşturan Yunan, Roma, Bizans, Osmanlı medeniyetleri Nilüfer Hatun İmareti'nde bir bir önümüzde beliriyor. Küçücük bir ilçe fotoğraflara, anılara sığmaz oluyor. Derken müzenin bahçesinden doğanın bütün yeşillerini bedeninde taşıyan o ünlü minareyi fark ediyoruz. Müzenin komşusu İznik Yeşil Camii, Erken Osmanlı Mimarisi'nin baş tacı bir yapı. Merkezi bir kubbenin örttüğü kare kubbesi ve firuze-lacivert çinileriyle Yeşil Camii gerçek bir başyapıt.  
Güzel bir günün olmazsa olmazı lezzetli yemeklerle donatılmış bir sofradır. Bizde günün kritiğini yapmak ve şöhreti bütün yurda yayılmış köftelerin tadına bakmak üzere Köfteci Yusuf'a yöneliyoruz. Özellikle Marmara'dan Ege'ye kara yolunu tercih edenlerin aşina olduğu Köfteci Yusuf'un ilk şubesi 21 yıl önce İznik'te açılıyor. Sonrası Köfteci Yusuf'un marka olmasıyla devam ediyor. Bizim favorimiz, köfte ve turşu olsa da burada kırmızı et ve kahvaltı namına ne ararsanız var. İçerisi İznik'in en kalabalık yeri. Uzun saatler açık olmasının, tadın ve güler yüzün bu ilgiyi hak ettiğini söylemek gerek. 
Akşam iyiden iyiye inerken yorgunluğumuzu dindirmek otelimize dönüyoruz. 




Yeni gün İznik Gölü'nün yanı başında, Askania Otel'in keyifli kahvaltısıyla başlıyor. Kahvaltının ardından biraz gölün keyfini çıkarıp yine surlarla kuşatılmış, dört kapılı Nikaia'ya gidiyoruz. Surlar bir devrin en önemli savunma yapılarıysa, kapılar da bahsi geçen devrin mimarlık abideleri. İznik'i çevreleyen surların kapıları da mimari ve sanatsal nitelikleriyle son derece dikkat çekici. Bu kapılardan en ilginci süsleme kuruluşunda gülen ve ağlayan tiyatro maskları bulunan İstanbul Kapı. İznik'in diğer anıtsal kapıları Yenişehir Kapısı, Göl Kapısı ve Lefke Kapısı olarak sıralanıyor. Neredeyse  iki bin yılı devirmiş kapılardan geçip, zamanın usulca aktığı sokaklarda yeni rotamız Orhan Gazi Hamamı. 











Restore edilip bir kültür merkezi haline çevrilmiş hamam yine tarihi mekanda çini dükkanlarıyla buluşmamızı sağlıyor. Hatailer, çintemaniler, güller, kıvrık dallarla bezenmiş mavi beyaz çinilerin dekorunda, Orhan Gazi Hamamı'nın avlusunda bir çay içmek kaçınılmaz oluyor. Kısacık çay arasının ardından Yenişehir Kapısı'nı geçip kentin merak uyandıran yapısı Kırgızlar Türbesi'ne uğruyoruz. Buranın İznik'in fethi sırasında şehit olan Kırgızlar'ın anısına Orhan Gazi tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Türbe mimari ve kalem işi süslemeleriyle tarihimizin şaşırtıcı yapılarından olmasının yanında önünde yer alan Kırgız heykeliyle de İznik'in özgün tarihinin tanıklarından. Ayrıca Kırgızlar'ın da bu türbeye hürmet gösterdiği ve İznik'te Kırgız şenlikleri düzenledikleri biliniyor.  





 Veda Busesi

İznik'e İstanbul'dan çıkışta bir kahverengi tabela uzaklığında. Kışın üzerine çöken kömür kokusu bile içindeki  cevheri gölgeleyemiyor. Ama uzak ve unutulmuş gibi; tam tastamam olacakken bir yerlerden dönülmüş gibi. Fazlaca bakıma, biraz süse, lakin en çok geçmişine top yekun sahip çıkmaya ihtiyacı var. Kocaman bir kültür kenti olacağına, üzerinde kimsenin sahiplenmediği bir keder asılı. Üçüncü gelişimde coşkun ve layığınca ol İznik...Bu boynu bükük halin içime dokunuyor çünkü...

24 Eylül 2017 Pazar

İsmiyle Müsemma: Esenköy

İstanbul'un yanı başından, adamı ters düz eden rüzgarla uçuşması hiç bitmeyen, Çınarcık'ın aşırı sakin komşusu olarak nam salmış, balıkçıları sayesinde hep gülümseyerek andığım Esenköy...

İDO'nun dergisi Sealife için kaleme aldığım Çınarcık-Esenköy rotasının ikinci yazısıyla karşınızdayım.  

 

 Çınarcık’a yaklaşık 19 km uzaklıkta, denize paralel uzanan kendi halinde bir sahil kasabası Esenköy. Son yıllarda büyük şehirlerin temposundan bir günlüğüne bile kaçmak isteyenlerin gözde rotalarından biri aynı zamanda. İDO’nun deniz otobüsleriyle Esenköy, Çınarcık’ın ardından ulaşabilecek rüzgarlı bir liman. Yaz boyu denizi arayan tatilcilerle dolup taşan köyde, zeytincilik ve balıkçılık yapılıyor. Denizle dost olmayı ezelden öğrenmek zorunda kalmış bir köy burası. Uzun zaman önce Katırlı denirmiş bu topraklara. İşte Esenköy  Katırlı'yken  karadan yol olmadığından köylüler denizcilikte ustalaşmak zorunda kalmış. Osmanlı İmparatorluğu’nda gayr-i müslim halkın ağırlıklı yaşadığı yerlerden biri olan köyün geçim kaynağı şimdiki gibi zeytinmiş. Gemilere yüklenen zeytinler önce İstanbul’a oradan da imparatorluğun farklı noktalarına yollanırmış. Gel zaman git zaman mübadele olunca burada yaşayan Rumlar Selanik’e yerleştirilmiş. Bugün Selanik’te Nea Katirli isimli köy bu zeytinli sahilin, uzak kıyıdaki anısını halen yaşatıyor. Zaman değişirken Katırlı köyü de Esenköy olarak anılmaya başlıyor. Esenköy gerçekten ismiyle müsemma bir köy. Bütün gün rüzgar kulağınıza oflayıp poflayıp, saçlarınızı savuruyor.  

Esenköy’de balık sezonu açılmış. Gırgırlar, irili ufaklı tekneler balıkçı barınağında hafif hafif titreşiyor. Limanda iğne atsanız suya düşmez bir tekne kalabalığı var. Rüzgarın getirdiği balık kokularını takip ederek barınak boyunca ilerliyorum. Martılar ve kediler de aynı kokulara kapıldığından pek de yalnız sayılmam. Uyku mahmuru balıkçılarla sohbet ede ede mendireğin ucuna doğru gitme niyetindeyken Cabbarlar 2 adlı geminin mürettebatının ısrarıyla akşam tuttukları balıklara ortak oluyorum. Hem balıkçı, hem aşçı Ertuğrul Usta lezzeti arşa değen bir hamsi pişiriyor. “Balıkçının yemeğine ortak olmak sevap” diyor Cabbarlar 2’nin mütevazı balıkçıları. Denizin ruhunu bilen, balığın dilinden anlayan insanlarla yediğim hamsiler hayatımın en güzel öğünlerinden birine dönüşüyor. Günüme bilmeden kocaman bir mutluluk katıyor balıkçılar. Yanlarından ayrılırken bana yalnızca “rastgele” demek düşüyor.  

Balıkçılarla vedalaştıktan sonra tatilin son demlerini de yaşasalar keyiflerinden ödün vermeyen plajlara yöneliyorum. Kırış kırış maviliği yırtan balıkçı tekneleri üzerinde uçuşan kuşlar, uzakta bu güneşli manzarayı kuşatan yeşil dağlar. Etrafta denize girenlerin yanı sıra bisiklete binenler, yürüyüş yapanlar ve koşanlar göze çarpıyor.  
Sahilin  en  çok çocuklar eğleniyor. Kanolar, deniz bisikletleri, kayıklar ve desen desen şemsiyelerle sahilde göz alıcı bir canlılık hakim. Kısa mesafelerle sahil boyu hem özel işletmelerle hem de halka açık plajlarla dolu. Ayrıca restoranlar,çay bahçeleri ve seyahatinizi her daim anımsatacak anı eşyaları alabileceğiniz hediyelik eşya dükkanları da yine sahile paralel cadde üzerinde yer alıyor. Serander Beach, Sempati Beach, Deniz Yıldızı Beach sahildeki işletmelerden yalnızca birkaçı.  Günden geceye 7/24 bir mekan arayanlar içinse en doğru Adres Kaya Garden Beach.  Deniz,güneş, lezzetli yemekler, canlı müzik Kaya Garden Beach Esenköy’de yaz sezonunun favorilerinden.  Yine balıkçı barınağının etrafında konumlanan püfür püfür çay bahçeleri de Esenköy’ün her daim dolup taşan mekanları olarak öne çıkıyor.

                                                               
Esenköy’de güneş elini eteğini çektiği zaman başka türlü hareketleniyor. Akşamın serinliğinde kurulan tezgahlarda ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Liman tarafında gün boyu taze balık satan tezgahlara karanlıkla birlikte hediyelik eşya tezgahları ekleniyor. Taze kekikten, bitkisel çaylara, ev yapımı doğal sirkelerden, takılara kadar her şey akşam pazarlarında alıcısıyla buluşuyor. Sahilde bütün açık olan Esenköy Hatıraları Ahmet isimli dükkana giriyorum. Burası her yönüyle katıksız Esenköylü seyahat anılarına sahip olabileceğiniz yegane mekan. Bir kere sahibi ve objeleri elleriyle yapan Ahmet Bey gerçek bir Esenköylü. Üstelik burada satılan neredeyse her şey tam da bu sahilden toplanmış taş ve kabuklarla el yapımı olarak meydana getiriliyor. Deniz kabuklarının verdiği ilhamla raflarda ayıcıklar, dinozorlar ve hatta Esenköy canavarları bile gözüme ilişiyor. Esenköy’den deniz kokan bir seyahat hatırası alıp çantama atıyorum. 








Sahilin yörüngesinden uzaklaşıp biraz ara sokaklardaki Esenköy’ü aramaya yöneliyorum. Köyün geçmişteki anılarını yansıtan tek tük  ev ve birkaç duvarı günümüze ulaşmış bir kiliseyle karşılaşıyorum. Trajik ve unutulmuş görüntüsüyle karşımdaki bitap kilise içime derin bir keder yüklüyor.  Esenköy'de zihnime kazınan son fotoğraf da bu eğri büğrü taş duvarlar oluyor. Coğrafyamızın daha iyisine layık olduğunu düşünerek denize açılıyorum. 

5 Eylül 2017 Salı

Biraz deniz, biraz gökyüzü: Avşa Adası

Kuzey Yarım Küre için hala yaz sayılır. Sayılmasa da kollarımızı açıp "gitme" desek ya yaza. Hoş gitse de haritanın umulmadık noktaları Eylül'ün bağ bozumu histerisinde daha bir güzel. En azından romantik bünyeler için kesinlikle Eylül gibisi yok. Rüzgarında deniz tuzunu taşıyan, saklı koyları maviye hükmeden, adakarası mayhoşluğunda Avşa'dayız. Marmara Denizi'nin billur denizli yosun, gözlü adası, İstanbul'un trend kaçış rotası...


“Ada” ne kadar yalnız ve ne kadar sihirli bir kelime. İşte böyle bir sihrin peşinde hep keşfedilmeyi bekleyen, hep gezginleri kendine çağıran adalardan birine doğru yol alıyorum. İstanbul Yenikapı’dan kalkan feribotla birkaç saat içinde Türkiye’nin en popüler adalarından biri olan Avşa’ya varıyorum. Denizin ortasında tek başına gibi dursa da, Avşa her zaman tatilin gözdesi olmayı başarmış bir ada. Bu sebepten de ada farklı enerjiye ve canlılığa sahip. Adanın coşkun ruhu daha İskele Meydanı’nda kendini hissettiriyor. 




Avşa’nın küçük ama sevimli meydanından etrafı inceleyerek kısa bir yürüyüşle Avşa Adası’nda kaldığım her dakikayı muhteşem bir anıya çeviren Ayata Otel’e konduruyorum kendimi. Adanın en köklü otellerinden biri Ayata, beni de mekanın üçüncü kuşak işletmecisi Yıldız Ayata karşılıyor. Yıldız Hanım farklı alanlarda çalışmalar yapan başarılı bir akademik geçmişe sahip. Ayrıca gastronomi ve mutfak sanatlarıyla da yakından ilgili. Otelin mutfağından çıkan lezzetlerle teşerrüf edince farkı daha net anlıyorsunuz zaten. İlk gün için bana adanın merkeziyle ve tarihiyle ilgili bilgiler veriyor. Avşa’yla tanışmam, gerçek bir adalı olan Yıldız Hanım’ın rehberliğinde olacağı için mutlu oluyorum. Ayata’nın samimi atmosferinden sahile doğru süzülüyorum. Nerede başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim billur bir denizle göz göze geliyorum. Gökkuşağı renklerinden ilhamını almış kafeler, restoranlar sahil boyu bütün davetkarlığıyla önüme seriliyor. Yer gök kıpır kıpır. Sabahın erken saatlerinden itibaren Akdeniz’i aratmayan sahilleri kulaçlayarak başlayan aktivite, çeşitli su sporları, alışveriş ve bütün gece durmaksızın devam eden eğlenceyle sürüp gidiyor. Uyumayan, bir an bile soluklanmadan yaşamı kucaklayan bir ada burası.




Avşa’nın yerlisi: Adakarası
Marmara denizinin üç büyük adasından biri Avşa, bir vakitler tıpkı Marmara Adası gibi Hıristiyan keşişlerin mecburi ikametgahı olmuş. Tarih boyunca çeşitli isimlerle anılmış Bizanslı tarihçiler Afousia olarak nitelemişler bu adayı. Zaman akarken adanın ismi de değişmiş, çeşitlenmiş ve sonunda Afousia’dan ilham alarak Avşa oluvermiş. Üzüm bağlarıyla, zeytinlikleriyle yüzyıllar boyunca kendi halinde bir ada olarak Marmara’nın mavi sularında varlığını sürdürmüş Avşa. Şimdilerde bağcılık hala taşı toprağı sarmış durumda. Adanın toprağında yetişen adakarası ise kaliteli şaraplar üretmeye olan yatkınlığıyla adanın en değerli ürünü. Şarap fabrikalarını gezmek, üzüm bağları arasında kaybolmak Avşa’nın öyküsünün bir parçası olmanın en kısa yolu.

Sapphire Beach/ Altınkum

Atamer'in Bahçesi

Nezaket üstadı simitçileri var bu adanın...

Kumsalı takip ederek adanın kalabalığına karışıp, plaj seslerine kulak kabartıyorum. Gümüşler, boncuklar süslü pazarlar, zeytinyağının ışıltısıyla göz kamaştıran vitrinler gözümü alıyor. Bir ara denizi bırakıp adanın iğdeler, begonyalarla sarılı sokaklarına sapıyorum. Çiçeklerin arasından fistolu minderler, mavi boyalı sandalyelerle dekore edilmiş bir bahçeye rast geliyorum. Burası adanın yeni mekanlarından Atamer’in Bahçesi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri ürünleri misafirlerine sundukları kahvaltılar dillere destan. Bazı akşamlar dans gösterileri de yapılan, huzurlu butik bir kafe Atamer’in Bahçesi. Bahçede birazcık soluklanıp günün son ışıklarına yetişmek üzere yeniden sahile sokuluyorum. Sarısı, moru birbirine geçmiş şemsiyelerin altında kıkırdayan çocuklara bakarken incecik kumların üzerinde yürümeye karar veriyorum. Güneş denizle gökyüzü arasında tamamen kaybolduğunda son gezi tekneleri de çoktan turdan dönmüş oluyor.
Ben de akşam yemeği için Ayata Otel’in Teras’ında lezzeti üzerinden taşan yemekler ve farklı tariflerle hazırlanan Ege mezelerine yelken açıyorum. Her biri damağımda yer eden enfes tatların ardından Avşa’nın gecesinin nabzını tutmak üzere birkaç dakikada sahile iniyorum. Gündüz dolup boşalan sahil kafeleri gece plaja doğru yayılmış. Bazılarından yükselen ışık ve ses gök yüzünü dolduruyor. Gün ışığında hiç gece kulübü olduğu akla hayale gelmez mekanlar tabiri caizse “yıkılıyor”. Avşa’nın gece hayatının benzersizliği yıldızlarla dolu bir yaz gecesinde karşımda duruyor.

Çınar Koyu

Karadut Koyu

Avşa’nın saklı koyları

Avşa tatil deyince birçok kişinin aklına gelen ilk seçenek. Yazın artan nüfusuna karşılık cam gibi bir denizi var. Üstelik merkezden uzaklaştıkça adanın saklı köşelerinde tropik adaları kıskandıracak güzellikte koylara ulaşmak öyle uzun saatler almıyor. Avşa’daki yeni sabaha sahilde yaptığım envai çeşit kahvaltıyla başlıyorum. Yıldız Hanım’ın rehberliğinde adayı dip köşe gezmek üzere yola çıkıyorum. Yıldız Hanım adanın kıvrımlı yollarında adalı olmanın esaslarını ve en güzel denize girilecek rotaları keyifle anlatıyor.
Karayoluyla Avşa’nın merkezine çok yakın konumda bulunan Yiğitler Köyü’ne geliyoruz. Yiğitler sade, dupduru güzellikte bir köy. Ama asıl cennet köyün sınırları içerisinde bulunan Altınkum. Sakin, huzurlu, masmavi bir koy Altınkum. Doğanın kucağında bir yaz için Avşa gezisine Altınkum’u mutlaka almak gerek. Hatta kumsalın en güzel mekanı Sapphire Beach Club’e de uğrarsanız yazın mutlu anlarını kesinlikle çoğaltmış olacaksınız.
Avşa’nın minik tepelerinde kuşbakışı manzaralara dalarak, kah zeytinliklere selam verip, kah üzüm bağlarında koşturarak Tavşanlı Koyu’na kadar geçen zamanı fark edemiyoruz. Tavşanlı adanın halka açık koylarından biri. Küçücük ve adanın coşkulu kalabalığından uzak. Fakat küçük olması sizi yanıltmasın; deniz ve kumsal o kadar cezbedici ki bir gelenin bir daha dönmek istemediği bir yer aynı zamanda.
Hafif bir rüzgarla soluklanan bir koy var sırada: Karadut. Böylesine tatlı ismi olan koyun etrafını dut ağaçları çepeçevre sarmış durumda. Deniz kokusuyla dut kokusu birbirine karışıp insanın aklından asla çıkmayacak şekilde yerleşiyor. Bu tarif edilemez koku plajın güzelliğiyle birleşince ortaya çıkan sonuç kesinlikle mükemmel oluyor.

Tavşanlı Koyu

Adanın her köşesi mavi bir hazine saklıyor desem yeri. Az gidip uz gidip Çınar Koyu’na erişiyoruz. Zümrüt yeşili, kıpırtısız, pırıl pırıl bir deniz, kocaman bir çınarın gölgesine yayılmış bir kumsal. İlham verici bir doğa sahnesinin ortasındayım. Burayı her görenin müdavimi olduğu söyleniyor. Gerçekten adada müptelası olunacak bir koy Çınar. 


Ertesi gün artık veda zamanı gelip çatıyor. Bir adada olmak bütün dünyadan uzak olmak gibi. Anı yaşamanın en kestirme yolu en doğru adayı bulmak mı acaba? Bu duygularla ayrılıyorum Avşa’dan. Gitmeden sahile inip, renkli masaları olan Yaren Kafe’de kocaman bir öğlen kahvaltısı etmeyi de unutmuyorum. Günü uzun yaşayan insanların adasında kahvaltı tüm güne yayılan bir öğün ve bu sahilde bir kerecik de olsa yapılmalı.


Ada İçi Ulaşım:
Her ne kadar ben arabayla adayı dolaşmış olsam da adaya gelen ziyaretçiler için değişik ulaşım alternatifleri bulunuyor. Özgürce adayı keşfetmek isteyenler için en keyifli seçenek elektrikli bisiklet kiralamak. Adanın merkezinde bisiklet, elektrikli bisiklet, motosiklet ve araba kiralayabilirsiniz. İsteğinize göre yine adanın merkezinden kısa aralıklarla kalkan dolmuşlar da koylara ve adanın her köşesine sizi ulaştırabilir. Sabahtan başlayan ve bütün gün süren tekne turları da masmavi koylara gitmenin en serin yolu.