24 Eylül 2017 Pazar

İsmiyle Müsemma: Esenköy

İstanbul'un yanı başından, adamı ters düz eden rüzgarla uçuşması hiç bitmeyen, Çınarcık'ın aşırı sakin komşusu olarak nam salmış, balıkçıları sayesinde hep gülümseyerek andığım Esenköy...

İDO'nun dergisi Sealife için kaleme aldığım Çınarcık-Esenköy rotasının ikinci yazısıyla karşınızdayım.  

 

 Çınarcık’a yaklaşık 19 km uzaklıkta, denize paralel uzanan kendi halinde bir sahil kasabası Esenköy. Son yıllarda büyük şehirlerin temposundan bir günlüğüne bile kaçmak isteyenlerin gözde rotalarından biri aynı zamanda. İDO’nun deniz otobüsleriyle Esenköy, Çınarcık’ın ardından ulaşabilecek rüzgarlı bir liman. Yaz boyu denizi arayan tatilcilerle dolup taşan köyde, zeytincilik ve balıkçılık yapılıyor. Denizle dost olmayı ezelden öğrenmek zorunda kalmış bir köy burası. Uzun zaman önce Katırlı denirmiş bu topraklara. İşte Esenköy  Katırlı'yken  karadan yol olmadığından köylüler denizcilikte ustalaşmak zorunda kalmış. Osmanlı İmparatorluğu’nda gayr-i müslim halkın ağırlıklı yaşadığı yerlerden biri olan köyün geçim kaynağı şimdiki gibi zeytinmiş. Gemilere yüklenen zeytinler önce İstanbul’a oradan da imparatorluğun farklı noktalarına yollanırmış. Gel zaman git zaman mübadele olunca burada yaşayan Rumlar Selanik’e yerleştirilmiş. Bugün Selanik’te Nea Katirli isimli köy bu zeytinli sahilin, uzak kıyıdaki anısını halen yaşatıyor. Zaman değişirken Katırlı köyü de Esenköy olarak anılmaya başlıyor. Esenköy gerçekten ismiyle müsemma bir köy. Bütün gün rüzgar kulağınıza oflayıp poflayıp, saçlarınızı savuruyor.  

Esenköy’de balık sezonu açılmış. Gırgırlar, irili ufaklı tekneler balıkçı barınağında hafif hafif titreşiyor. Limanda iğne atsanız suya düşmez bir tekne kalabalığı var. Rüzgarın getirdiği balık kokularını takip ederek barınak boyunca ilerliyorum. Martılar ve kediler de aynı kokulara kapıldığından pek de yalnız sayılmam. Uyku mahmuru balıkçılarla sohbet ede ede mendireğin ucuna doğru gitme niyetindeyken Cabbarlar 2 adlı geminin mürettebatının ısrarıyla akşam tuttukları balıklara ortak oluyorum. Hem balıkçı, hem aşçı Ertuğrul Usta lezzeti arşa değen bir hamsi pişiriyor. “Balıkçının yemeğine ortak olmak sevap” diyor Cabbarlar 2’nin mütevazı balıkçıları. Denizin ruhunu bilen, balığın dilinden anlayan insanlarla yediğim hamsiler hayatımın en güzel öğünlerinden birine dönüşüyor. Günüme bilmeden kocaman bir mutluluk katıyor balıkçılar. Yanlarından ayrılırken bana yalnızca “rastgele” demek düşüyor.  

Balıkçılarla vedalaştıktan sonra tatilin son demlerini de yaşasalar keyiflerinden ödün vermeyen plajlara yöneliyorum. Kırış kırış maviliği yırtan balıkçı tekneleri üzerinde uçuşan kuşlar, uzakta bu güneşli manzarayı kuşatan yeşil dağlar. Etrafta denize girenlerin yanı sıra bisiklete binenler, yürüyüş yapanlar ve koşanlar göze çarpıyor.  
Sahilin  en  çok çocuklar eğleniyor. Kanolar, deniz bisikletleri, kayıklar ve desen desen şemsiyelerle sahilde göz alıcı bir canlılık hakim. Kısa mesafelerle sahil boyu hem özel işletmelerle hem de halka açık plajlarla dolu. Ayrıca restoranlar,çay bahçeleri ve seyahatinizi her daim anımsatacak anı eşyaları alabileceğiniz hediyelik eşya dükkanları da yine sahile paralel cadde üzerinde yer alıyor. Serander Beach, Sempati Beach, Deniz Yıldızı Beach sahildeki işletmelerden yalnızca birkaçı.  Günden geceye 7/24 bir mekan arayanlar içinse en doğru Adres Kaya Garden Beach.  Deniz,güneş, lezzetli yemekler, canlı müzik Kaya Garden Beach Esenköy’de yaz sezonunun favorilerinden.  Yine balıkçı barınağının etrafında konumlanan püfür püfür çay bahçeleri de Esenköy’ün her daim dolup taşan mekanları olarak öne çıkıyor.

                                                               
Esenköy’de güneş elini eteğini çektiği zaman başka türlü hareketleniyor. Akşamın serinliğinde kurulan tezgahlarda ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Liman tarafında gün boyu taze balık satan tezgahlara karanlıkla birlikte hediyelik eşya tezgahları ekleniyor. Taze kekikten, bitkisel çaylara, ev yapımı doğal sirkelerden, takılara kadar her şey akşam pazarlarında alıcısıyla buluşuyor. Sahilde bütün açık olan Esenköy Hatıraları Ahmet isimli dükkana giriyorum. Burası her yönüyle katıksız Esenköylü seyahat anılarına sahip olabileceğiniz yegane mekan. Bir kere sahibi ve objeleri elleriyle yapan Ahmet Bey gerçek bir Esenköylü. Üstelik burada satılan neredeyse her şey tam da bu sahilden toplanmış taş ve kabuklarla el yapımı olarak meydana getiriliyor. Deniz kabuklarının verdiği ilhamla raflarda ayıcıklar, dinozorlar ve hatta Esenköy canavarları bile gözüme ilişiyor. Esenköy’den deniz kokan bir seyahat hatırası alıp çantama atıyorum. 








Sahilin yörüngesinden uzaklaşıp biraz ara sokaklardaki Esenköy’ü aramaya yöneliyorum. Köyün geçmişteki anılarını yansıtan tek tük  ev ve birkaç duvarı günümüze ulaşmış bir kiliseyle karşılaşıyorum. Trajik ve unutulmuş görüntüsüyle karşımdaki bitap kilise içime derin bir keder yüklüyor.  Esenköy'de zihnime kazınan son fotoğraf da bu eğri büğrü taş duvarlar oluyor. Coğrafyamızın daha iyisine layık olduğunu düşünerek denize açılıyorum. 

5 Eylül 2017 Salı

Biraz deniz, biraz gökyüzü: Avşa Adası

Kuzey Yarım Küre için hala yaz sayılır. Sayılmasa da kollarımızı açıp "gitme" desek ya yaza. Hoş gitse de haritanın umulmadık noktaları Eylül'ün bağ bozumu histerisinde daha bir güzel. En azından romantik bünyeler için kesinlikle Eylül gibisi yok. Rüzgarında deniz tuzunu taşıyan, saklı koyları maviye hükmeden, adakarası mayhoşluğunda Avşa'dayız. Marmara Denizi'nin billur denizli yosun, gözlü adası, İstanbul'un trend kaçış rotası...


“Ada” ne kadar yalnız ve ne kadar sihirli bir kelime. İşte böyle bir sihrin peşinde hep keşfedilmeyi bekleyen, hep gezginleri kendine çağıran adalardan birine doğru yol alıyorum. İstanbul Yenikapı’dan kalkan feribotla birkaç saat içinde Türkiye’nin en popüler adalarından biri olan Avşa’ya varıyorum. Denizin ortasında tek başına gibi dursa da, Avşa her zaman tatilin gözdesi olmayı başarmış bir ada. Bu sebepten de ada farklı enerjiye ve canlılığa sahip. Adanın coşkun ruhu daha İskele Meydanı’nda kendini hissettiriyor. 




Avşa’nın küçük ama sevimli meydanından etrafı inceleyerek kısa bir yürüyüşle Avşa Adası’nda kaldığım her dakikayı muhteşem bir anıya çeviren Ayata Otel’e konduruyorum kendimi. Adanın en köklü otellerinden biri Ayata, beni de mekanın üçüncü kuşak işletmecisi Yıldız Ayata karşılıyor. Yıldız Hanım farklı alanlarda çalışmalar yapan başarılı bir akademik geçmişe sahip. Ayrıca gastronomi ve mutfak sanatlarıyla da yakından ilgili. Otelin mutfağından çıkan lezzetlerle teşerrüf edince farkı daha net anlıyorsunuz zaten. İlk gün için bana adanın merkeziyle ve tarihiyle ilgili bilgiler veriyor. Avşa’yla tanışmam, gerçek bir adalı olan Yıldız Hanım’ın rehberliğinde olacağı için mutlu oluyorum. Ayata’nın samimi atmosferinden sahile doğru süzülüyorum. Nerede başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim billur bir denizle göz göze geliyorum. Gökkuşağı renklerinden ilhamını almış kafeler, restoranlar sahil boyu bütün davetkarlığıyla önüme seriliyor. Yer gök kıpır kıpır. Sabahın erken saatlerinden itibaren Akdeniz’i aratmayan sahilleri kulaçlayarak başlayan aktivite, çeşitli su sporları, alışveriş ve bütün gece durmaksızın devam eden eğlenceyle sürüp gidiyor. Uyumayan, bir an bile soluklanmadan yaşamı kucaklayan bir ada burası.




Avşa’nın yerlisi: Adakarası
Marmara denizinin üç büyük adasından biri Avşa, bir vakitler tıpkı Marmara Adası gibi Hıristiyan keşişlerin mecburi ikametgahı olmuş. Tarih boyunca çeşitli isimlerle anılmış Bizanslı tarihçiler Afousia olarak nitelemişler bu adayı. Zaman akarken adanın ismi de değişmiş, çeşitlenmiş ve sonunda Afousia’dan ilham alarak Avşa oluvermiş. Üzüm bağlarıyla, zeytinlikleriyle yüzyıllar boyunca kendi halinde bir ada olarak Marmara’nın mavi sularında varlığını sürdürmüş Avşa. Şimdilerde bağcılık hala taşı toprağı sarmış durumda. Adanın toprağında yetişen adakarası ise kaliteli şaraplar üretmeye olan yatkınlığıyla adanın en değerli ürünü. Şarap fabrikalarını gezmek, üzüm bağları arasında kaybolmak Avşa’nın öyküsünün bir parçası olmanın en kısa yolu.

Sapphire Beach/ Altınkum

Atamer'in Bahçesi

Nezaket üstadı simitçileri var bu adanın...

Kumsalı takip ederek adanın kalabalığına karışıp, plaj seslerine kulak kabartıyorum. Gümüşler, boncuklar süslü pazarlar, zeytinyağının ışıltısıyla göz kamaştıran vitrinler gözümü alıyor. Bir ara denizi bırakıp adanın iğdeler, begonyalarla sarılı sokaklarına sapıyorum. Çiçeklerin arasından fistolu minderler, mavi boyalı sandalyelerle dekore edilmiş bir bahçeye rast geliyorum. Burası adanın yeni mekanlarından Atamer’in Bahçesi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri ürünleri misafirlerine sundukları kahvaltılar dillere destan. Bazı akşamlar dans gösterileri de yapılan, huzurlu butik bir kafe Atamer’in Bahçesi. Bahçede birazcık soluklanıp günün son ışıklarına yetişmek üzere yeniden sahile sokuluyorum. Sarısı, moru birbirine geçmiş şemsiyelerin altında kıkırdayan çocuklara bakarken incecik kumların üzerinde yürümeye karar veriyorum. Güneş denizle gökyüzü arasında tamamen kaybolduğunda son gezi tekneleri de çoktan turdan dönmüş oluyor.
Ben de akşam yemeği için Ayata Otel’in Teras’ında lezzeti üzerinden taşan yemekler ve farklı tariflerle hazırlanan Ege mezelerine yelken açıyorum. Her biri damağımda yer eden enfes tatların ardından Avşa’nın gecesinin nabzını tutmak üzere birkaç dakikada sahile iniyorum. Gündüz dolup boşalan sahil kafeleri gece plaja doğru yayılmış. Bazılarından yükselen ışık ve ses gök yüzünü dolduruyor. Gün ışığında hiç gece kulübü olduğu akla hayale gelmez mekanlar tabiri caizse “yıkılıyor”. Avşa’nın gece hayatının benzersizliği yıldızlarla dolu bir yaz gecesinde karşımda duruyor.

Çınar Koyu

Karadut Koyu

Avşa’nın saklı koyları

Avşa tatil deyince birçok kişinin aklına gelen ilk seçenek. Yazın artan nüfusuna karşılık cam gibi bir denizi var. Üstelik merkezden uzaklaştıkça adanın saklı köşelerinde tropik adaları kıskandıracak güzellikte koylara ulaşmak öyle uzun saatler almıyor. Avşa’daki yeni sabaha sahilde yaptığım envai çeşit kahvaltıyla başlıyorum. Yıldız Hanım’ın rehberliğinde adayı dip köşe gezmek üzere yola çıkıyorum. Yıldız Hanım adanın kıvrımlı yollarında adalı olmanın esaslarını ve en güzel denize girilecek rotaları keyifle anlatıyor.
Karayoluyla Avşa’nın merkezine çok yakın konumda bulunan Yiğitler Köyü’ne geliyoruz. Yiğitler sade, dupduru güzellikte bir köy. Ama asıl cennet köyün sınırları içerisinde bulunan Altınkum. Sakin, huzurlu, masmavi bir koy Altınkum. Doğanın kucağında bir yaz için Avşa gezisine Altınkum’u mutlaka almak gerek. Hatta kumsalın en güzel mekanı Sapphire Beach Club’e de uğrarsanız yazın mutlu anlarını kesinlikle çoğaltmış olacaksınız.
Avşa’nın minik tepelerinde kuşbakışı manzaralara dalarak, kah zeytinliklere selam verip, kah üzüm bağlarında koşturarak Tavşanlı Koyu’na kadar geçen zamanı fark edemiyoruz. Tavşanlı adanın halka açık koylarından biri. Küçücük ve adanın coşkulu kalabalığından uzak. Fakat küçük olması sizi yanıltmasın; deniz ve kumsal o kadar cezbedici ki bir gelenin bir daha dönmek istemediği bir yer aynı zamanda.
Hafif bir rüzgarla soluklanan bir koy var sırada: Karadut. Böylesine tatlı ismi olan koyun etrafını dut ağaçları çepeçevre sarmış durumda. Deniz kokusuyla dut kokusu birbirine karışıp insanın aklından asla çıkmayacak şekilde yerleşiyor. Bu tarif edilemez koku plajın güzelliğiyle birleşince ortaya çıkan sonuç kesinlikle mükemmel oluyor.

Tavşanlı Koyu

Adanın her köşesi mavi bir hazine saklıyor desem yeri. Az gidip uz gidip Çınar Koyu’na erişiyoruz. Zümrüt yeşili, kıpırtısız, pırıl pırıl bir deniz, kocaman bir çınarın gölgesine yayılmış bir kumsal. İlham verici bir doğa sahnesinin ortasındayım. Burayı her görenin müdavimi olduğu söyleniyor. Gerçekten adada müptelası olunacak bir koy Çınar. 


Ertesi gün artık veda zamanı gelip çatıyor. Bir adada olmak bütün dünyadan uzak olmak gibi. Anı yaşamanın en kestirme yolu en doğru adayı bulmak mı acaba? Bu duygularla ayrılıyorum Avşa’dan. Gitmeden sahile inip, renkli masaları olan Yaren Kafe’de kocaman bir öğlen kahvaltısı etmeyi de unutmuyorum. Günü uzun yaşayan insanların adasında kahvaltı tüm güne yayılan bir öğün ve bu sahilde bir kerecik de olsa yapılmalı.


Ada İçi Ulaşım:
Her ne kadar ben arabayla adayı dolaşmış olsam da adaya gelen ziyaretçiler için değişik ulaşım alternatifleri bulunuyor. Özgürce adayı keşfetmek isteyenler için en keyifli seçenek elektrikli bisiklet kiralamak. Adanın merkezinde bisiklet, elektrikli bisiklet, motosiklet ve araba kiralayabilirsiniz. İsteğinize göre yine adanın merkezinden kısa aralıklarla kalkan dolmuşlar da koylara ve adanın her köşesine sizi ulaştırabilir. Sabahtan başlayan ve bütün gün süren tekne turları da masmavi koylara gitmenin en serin yolu.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Foça: "Dünyanın en güzel İkliminde..."

Adaların arasındaki deniz, biraz incir, biraz karadut, biraz mandalina ama illaki zeytin...Geceleri kulaklarda cırcır böceklerinin şarkılar söylediği, koynunda uygarlıkları saklayan, gidenlerin kalbini bırakıp döndüğü, cömert Ege...Bu Ege'nin tam ortasında,  "Tarihin Babası" olmayı sonsuza dek başaran Herodot'un "en yüce gök kubbenin altında ve dünyanın en güzel ikliminde" kurulmuş dediği Foça...





 Derler ki zamanın çok ötesinde başlar Foça'nın tatlı ezgisi. Akhalar'ın (Yunan şehir devletleri) Troya'yı hile hurdayla yıkıp kül ettikleri o savaştan sonra olur ne olursa. Akhalar yola çıkar, ancak tanrılar kızgındır. Dolandırıcılıkla kazanılan zaferin yanında tanrılara da saygısızlık edilmiştir. Zeus Tapınağı'na sığınan bilge kral Priamos'un bile canına kıymışlardır. Akhalar Troya'dan ayrıldığı anda denizde şiddetli bir fırtınaya tutulurlar. Bu öyle dehşetli bir fırtınadır ki Menelaos, Mısır kıyılarına kadar sürüklenir; Odyseus ise on yıl deniz üzerinde yolunu arar durur. Bu on yıl boyunca Odyseus onlarca badire atlatır. Değneğiyle dokunduğu her şeyi domuza çeviren korkunç büyücü Kirke'yle tanışması da bu sırada gerçekleşir. Kurnaz Odyseus yine bir dolu dalavereyle Kirke'nin lanetinden kurtulur. Bana sorarsanız Kirke biraz da bile isteye kahramanımızı domuza çevirmek istememiş olabilir. Zira Odyseus'u aşırı yakışıklı bulan Kirke, onu sarayında bir yıl misafir eder, el üstünde tutar. Üstüne yolculuğun devamında başına gelecekler ve alınacak önlemler konusunda da Odyseus'un ufkunu açar. Ah ne diyelim, büyücünün böylesi...Kirke 'nin tavsiyelerine uyan kahramanımız ve arkadaşları, az gider uz gider sonunda balık kuyruklu güzel mi güzel deniz kızları çıkar karşılarına. Bunlar söyledikleri şarkılarla insanı kendinden geçiren Seirenler'dir. Nice denizci bu Seirenler'in sihirli nağmelerini takip etmiş ve sonsuza dek ortadan kaybolmuştur. Kirke'nin verdiği akılla arkadaşlarının kulaklarını balmumuyla tıkar. Kendini de direklerden birine bağlatır ama kulaklarını tıkamaz. Seirenler'in eşsiz şarkıları Odyseus'u da aldatır ama emirlerini duymayan tayfalar rotalarından şaşmaz. İşte tam bu olayın geçtiğine inanılan kayalıklar Foça'da. Homeros'un tarihi aşıp gelmiş anlatısının hatırası olarak Foça'nın açıklarındaki bir adadaki kayalıklara halen "Siren Kayalıkları" denir. Volkanik tozların tuzlu suyla kaynaşmasıyla oluşan kayalıklar doğanın özgün tasarımlarından olmalarının yanında günümüzde de rüzgarlı gecelerde (ki geceleri Foça hep rüzgarlı) uğuldamaya devem ediyormuş. Ben Foçalılar'ın yalancısıyım. Siren Kayalıkları'nı görmek ve belki de Seirenler'in ezgisini duymak için Eski Foça sahilinden kalkan gezi teknelerine binmek yeterli. 


Siren Kayalıkları *


Antik dünyada bir İyon kenti olan Foça'nın hikayesi deniz kızlarıyla başlasa da bölgenin sembolü fok. Zira binlerce yıl evvel bu sularda sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çok fok yaşadığından kente Phokaia adı verilmiş. Devir değişince isim de değişmiş ama işte pek de uzağa düşmeden Foça halini almış.









Efsaneler çağının gözde yerleşimi olan Phokaia, tarih boyunca usta denizciler yetiştirir, mimarlık ve teknik alanlarda ciddi ilerleme kayder. Bu sayede Akdeniz'den Karadeniz'e uzanan coğrafyada çok sayıda koloni kurar, doğal altını ve gümüşü karıştırarak tarihteki ilk elektron sikkeyi bastırır. Böyle bir medeniyetin izleriyle yaşayan Foça, Ege'nin 
ölçüsüz girintileri, çıkıntıları ve adacıkları üzerine kurulu. Fakat bu ölçüsüzlük kendi içinde tutarlı ve romantik bir karakter kazandırıyor Foça'ya. Her kıvrımında güneşten sararmış bir kumsal saklı. 
Yığma taş duvarlı, sıvasız Rum evlerinin denize açılan sokakları süslediği, hatta önümde kelebeklerin uçuştuğu bir sabahta Reha Midilli Caddesi'ndeyim. Cadde dediysem kelebekler, ben, dondurma külahları, denize atlayan kahkahalar, bir de o herkesin gözünün kaldığı evler var. 
Cadde'nin bir ucunda, denize sırtını vermiş eski Rum evlerinden birinde misafirlerini ağırlayan Kavala Cafe'yi kahvaltı için gözümüze kestiriyoruz. Pek bir şey yemeyeceğiz derken ev yapımı domates reçeline aşık olup, devamını istiyoruz. 


Kavala Cafe



 Domates reçeli kokusuyla ve tadıyla bizi büyülemiş olsa da her geçen dakika daha dik dik binlerce gözle bakan güneşin hükmü karşısında denize girmeye karar veriyoruz. Hangi koya gitsek, nasıl etsek derken sıradan Foçalılar'ın izinden cadde üzerindeki iskelelerden birine mayo-bikini kuruluyoruz. Birkaç saat içinde ahşap platformun üstünde havlu, şemsiye atılmamış tek bir boşluk bile kalmıyor. Deniz duru bir kırışıklık halinde kıpırdanırken Foça'nın tarih kadar eski dondurmacısı Sakız'a Nazmi Usta'nın dondurma kuyruğuna giriyoruz. İncirli dondurmada incir, böğürtlenli dondurmada böğürtlen olan, doğal ürünlerle kendi kitlesini yaratmış bir dondurmacı Nazmi Usta. Külahı elimize alınca kuyruğun neden hiç azalmadığını anlamış oluyoruz. 






 Daracık sokakları adımlarken Foça rüzgarı hafif hafif eteklerimizi uçuşturmaya başlıyor. Zeytinyağından yapılmış sabunlar, deniz yıldızları, Ege otlarıyla dolu bir dükkanı didik didik ediyoruz. Foça Bitkisel Ürünler adındaki dükkan aktarla, hediyelik eşyacı olma arasında kalmış bir yer. Hediyelikleri de tamamen doğal ve el yapımı ürünlerden oluşuyor. İçinde geçirdiğimiz süre boyunca bir dakika bile boş kalmıyor. Acayip acayip deniz canlısı kabukları ve deniz yıldızları yüklü sepetlerden ayrılamadığımızdan, birkaç tanesini satın alıyoruz. 
Güneş tepemizde açısını değiştirirken zaman Foça'ya dokunmuyormuş gibi geliyor. Dolayısıyla Foça'da olduğumuz için biz de dokunulmaz sayılıyoruz. Sanki bir sabah, bir öğleden sonrası geride kalmıyor, bir gün daha geçmiyor ömrümüzden. 
Bütün gün karşısında denizi kucakladığımız Foça Kalesi'nde alıyoruz soluğu. İçinde yerel sanatçıların elinden çıkan resimler sergileniyor ve satışı yapılıyor. Kale surlarının dışında gün ışığı çekilmeye başlarken Foçalı kadınlar tezgah kuruyorlar. Tığ işleri, takılar, yemeniler, el emeği göz yorgunluğu çalışmalar tezgahlara özenle yerleştiriliyor. Bizans, Ceneviz ve Osmanlı gören kalenin ilk yapımının 11. yüzyıla kadar uzandığı sanılıyor. Son 20 yılda iki defa ciddi biçimde restore edilen kale, 2013 yılında UNESCO Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmış bir yapı. Foça'nın kaleyle kuşatılmış bölümüne Kale Burnu deniyor. Surlar boyunca ilerlerken Anadolulu ana tanrıça Kybele’ye adanmış bir tapınağın kalıntılarıyla yüzleşiyoruz. M.Ö. 6. Yüzyıldan itibaren Foça’nın bu kıyısında koruyucu ana tanrıça kültüne adanmış bir tapınak yer alıyormuş. Seyyahların anlatılarında tapınağın portikoları, heykellerle bezeli cepheleri uzun uzun anlatılsa da günümüze ulaşan kısım oldukça mütevazı. Binlerce yıl önce bu sahile sağ salim çıkmayı başaran inançlı denizciler burada adaklarını yerine getirip, ana tanrıçaya şükranlarını sunuyormuş. Anadolu’nun çok kültürlü muazzam evreni bir kez daha içimizde hayranlık uyandırıyor. 




Sabah denize açılan kayıklar dönerken, turuncu bir kalp gibi denize doğru inen güneş, sahil boyu kurulan balıkçı tezgahları ve çevresini bir gangster çetesi gibi saran kediler saati hatırlamamıza vesile oluyor. Dolaşırken ilgimizi çeken Ecem Balık Evi'nin yolunu tutuyoruz. Her şehirde, her ülkede gördüğümüz şemsiyelerle dekore edilmiş sokaklardan biri daha. Klişe bile olsa ortam güzel, barbun tava, şişte mezgit harika. Yalnız her an masaya atlayan kocaman kediler balık sofrasına tahminimizin çok ötesinde bir aksiyon katıyor. Kızmıyoruz,sokaklar da kedilerin olmayacaksa neresi olacak değil mi ama? 









Veda Busesi
İzmir’in sakin kızı Foça, derin bir huşuyla rengarenk Ege’yi solumak için kusursuz bir coğrafya. Ayrılmak zor olsa da kulağıma çalınan bir efsaneye göre Foça’nın bilinmez bir yerinde bir siyah taş varmış. Eğer ki bahsi geçen siyah taşa öyle veya böyle basmışsanız mutlaka ama mutlaka yeniden Foça’ya dönermişsiniz. Foça’ya bir kez gidince yeniden gitmek için çok bahaneniz olacak…
Ama bu yazı tam olarak bitmedi. Eski Foça'nın devamını ve Yeni Foça'yı, İzmir'de yediğim en güzel kumruyu gelecek yazıya sakladım.  

*Siren Kayalıkları fotoğrafları Foça Belediyesi'nin internet sitesinden alınmıştır.

6 Ağustos 2017 Pazar

Aspendos: Romantik ve Mağrur

Yaz bir ruh durumu olarak Kuzey Yarım Küre'de etkisini sürdürüyor şu sıralar. Kelimeler bu ruh durumunu tanımlamak için kifayetsiz gerçekten. Sanki Sonbahar hiç ağaçları kelleştirmeyecek, kış grisi göz bebeklerimizi çizmeyecek gibi bir gamsızlıkla yaza sarılıyoruz (Ah tabi ki sarılmalıyız da). Mavi parlak gök yüzü, asfaltı genleştiren güneş, ayakları itinayla yakan kum taneleri, rüzgara direnen ahşap şemsiyeler, ballı bademli koca bir külah dondurma, kırmızının en karmeni karpuz, makyajsız pür-i pak bir yüz, tiril tiril elbise, uzun günler, yıldızlı geceler, tercihen çarşaf misali deniz, pek tabi ki ille de Akdeniz...



Kulağa ezeli ve ebedi bir şarkı gibi gelen Akdeniz'de geçmişin insanlığa büyük armağanı Aspendos'a doğru inme, Attalos'un şehrinde aşkın ve mimarinin sihrine kapılma zamanı.   
Antalya'nın Serik ilçesinde Milat olmadan çok önce kurulan, çağının zengin ve ihtişamlı kenti Aspendos'dayız. Her ne kadar bölge agorasından, su kemerlerine kadar büyük bir yerleşimse de "Aspendos" dendiği anda o devasa tiyatro gelir akıllara. Vakti zamanında etkili ticaret yollarının üzerinde yer alan, bu sebepten de Anadolu'da sefere çıkmış her komutanın sahip olmak istediği Aspendos'tur burası. Koca kentin tiyatroyla anılmasının başlıca sebebiyse kendi zamanından içinde bulunduğumuz zamana neredeyse kayıpsız olarak ulaşabilmesinden kaynaklanıyor. Yani gezegenimizdeki en sağlam antik tiyatro bizim topraklarımızda...

Aspendos Antik Kenti'nden bir kare...


Rivayet odur ki bu tiyatronun yapılışına güzel bir kadın vesile olur. Uzun uzun yıllar önce, Roma İmparatorluğu tahtında Beş İyi İmparator'un dördüncüsü olan Antoninus Pius'un oturduğu zamanlarda başlar Aspendos'un romantik hikayesi. Kölelerin ve sahiplerin, zarif portikolarla çevrelenmiş avlulardan geçtiği, heykeltıraşların ve mozaik ustalarının fazla mesai yaptığı bu devirde, Olimposlu tanrılar Akdeniz dünyasının dualarına mazhar oluyordu. Tarihin bahsi geçen aralığında, bu küçük şehir bütün Akdeniz'in en değerli sikkelerini basıp, Yakın Doğu'nun en güçlü atlarını yetiştiriyor, ihraç ürünleri ve ulaşım olanaklarıyla sakinlerine müreffeh bir yaşam sunuyordu.
Tam böyle bir anda şehrin valisi Aspendos'a yakışır büyük bir imar faaliyetine girişti. Neticede mimari Roma çağında prestijden ziyade bir gelişmişlik göstergesiydi. Elbette estetik kaygı da yabana atılamazdı. Böylece şehrin valisi, ciddi miktarda kurnazlık içeren bir plan hazırladı. Kendisinin evlilik çağına gelmiş, güzelliği herkesin malumu bir kızı vardı. Şehir için en yararlı ve nitelikli eseri kim yaparsa kızını onunla evlendireceğini ilan etti.  Ressamlar, şairler, filozoflar ve elinden iş gelen herkes valinin gözüne girmek için çalışmaya koyuldu.  Herkes derken gönlü boş olup, üstüne bir de erkek olmayı kast ettiğimi belirteyim. Hummalı çalışmalar sonunda vali şehre yapılan su yolunu görünce damadını bulduğunu düşündü. Hem gelecek nesillere kalacak, hem de şehre yaşam kaynağı suyu getirecek olan yapıdan daha önemli bir eser olamazdı. Yoksa olabilir miydi?
Vali kararını vermek üzereyken tam bir sanat sever olan kızı(?) şehir için yapılan diğer eser olan tiyatroyu da incelemesi için babasına yalvarmaya başladı. Bu noktada tiyatronun mimarı olan Aspendoslu Zenon'un çekicilik düzeyini sorgulamak da söz konusu olsa da baba tiyatronun yolunu tutuyor. Küçük bir yamaca sırtını (cavea'sını) dayamış, on beş bin kişilik tiyatro, imparator locasından, Dionysos'u onurlandıran kabartmalarına kadar valiye pek hoş görünüyor. Gel gelelim, şehre kilometrelerce uzaktan su getiren mimarı daha fazla takdir ettiği de çevresindekilerin gözünden kaçmıyor. Valiyi uzaktan seyreden Mimar Zenon, bu tablo karşısında kederlenip, kendi kendine konuşmaya başlıyor.  O minicik fısıltılar devasa tiyatronun, bugün bile bozulmayan akustiğinde valinin kulağına gelince, vali bu mucizeyi yaratan Zenon'la kızını evlendirmeyi  uygun buluyor.
  Sonuçta Mimar Zenon ve valinin kızı bu tiyatroda binlerce kişinin katıldığı muhteşem bir düğünle evleniyor. İki bin yıllık bir masaldan bize yadigar bu muhteşem tiyatro kalıyor. 



Zamanın geçiciliği karşısında elimizden bir şey gelmese de dünya üzerinde zamanın kaybolmayacağının kanıtı olan yerler var. Aspendos Tiyatrosu hayat bulduğu çağdan itibaren her saniyeyi gücü yettiğince kucaklamış bir yapı. İki bin yıllık bir heyecan, iki bin yıllık bir aşk, yenilmezlik ve direncin capcanlı kanıtı. Zenon, valinin kızını hiç görmemişse, ya da valinin bir kızı yoksa bile ne çıkar? 

Veda Busesi

Günümüzde Serik'e bağlı Belkıs Köyü sınırları içerisinde kalan Aspendos'a Antalya Kaleiçi'nden yaklaşık 45 dakikalık bir yolculukla ulaşmak mümkün. Antalya'nın termometreleri ağlatan sıcağının sizi yolunuzdan etmesine izin vermeyin. Bırakın Aspendos sizi de kendi akustik günlüğüne kaydetsin...












13 Haziran 2017 Salı

Üzüm buğusu gibi: Bozcaada

Bir kuşun kanadı sanki feribotun güvertesi. Sıcak bir yaz günü bu kocaman demir kuş beni maviye sürgün edilmiş bir kara parçasına taşıyor. Dünyanın uzak ve bilinmez bir köşesi değil belki ama  mitler diyarının  Tenedos’u, tanrı soylu hükümdarların ülkesi, zamanımızın Bozcaada’sı. Patikaları üzüm buğusunda düğümlenen, taş evlerin sıralandığı sokakları denize açılan, rüzgarı kekik kokan bir ada.  Tarihin babası Herodot’un “Tanrının insanları uzun ömürlü olsun diye yarattığı yer.” olarak tanımladığı Bozcaada.


Çanakkale’nin Geyikli kasabasından sabah mahmurluğuyla Bozcaada feribotuna biniyorum. Havada tek bir bulut yok , öyle ki deniz taşmış da sanki gökyüzüne kadar bulaşmış gibi. Doğanın renkleri mavinin bin tonuna boyarken sabahı, martılar beyaz bir leke gibi bir görünüp bir kayboluyor geminin etrafında. Sonunda Herodot’un ömre ömür katan adası görüş alanıma giriyor. Kocaman bir kale, şirin bir liman, sandallar, küçük telaşların peşinde gemiye binme heyecanı yaşayan insanlar, aydınlık, mis gibi bir hava. 





Önce kalacak yer bulmak için birkaç kapı çalıyorum. Kısa sürede Rum mahallesinde ,mütevazı bir pansiyonda, beyaz badanalı, kendimi kökten adalı hissettiren bir odaya yerleşiyorum. Plansız, kendiliğinden gelişen seyahatin son anda bulunmuş, şanslı odası!
 Adanın merkezi Türk mahallesi ve Rum mahallesi olarak temelde iki bölüme ayrılmış gibi. Vakti zamanında adada Rum nüfus yoğunken böyle bir yerleşim düzeni benimsenmiş. Yüzyıllarca birlikte yaşamanın ahengini yakalayan iki toplumdan bugün Rumlar oldukça azalmış olsa da sözcükler adayı terk etmemiş. Adada küçük pansiyonlardan, konsept butik otellere kadar her türlü konaklama seçeneği bulmak mümkün.  Ancak neticede burası bir ada ve yaz sezonunda kalacak yer bulmak sıkıntı olabilir.  Tatilinizi riske etmemek için rezervasyon yapmayı sakın ihmal etmeyin.


Ayazma Plajı

Habbele Koyu'nda Mitos Beach
Arnavut kaldırımlı daracık bir sokağa açılan küçük odamdan adanın şöhreti adayı aşmış plajı Ayazma’ya doğru uzanmaya karar veriyorum. Aracınız varsa feribotla adaya geçmek ve adayı araçla keşfetmek mümkün.  Bozcaada’nın merkezi yürüyerek tadına varabileceğiniz bir yer öncelikle bu aklınızda olsun. Adanın belli başlı plajlarına merkezden sürekli dolmuş kalkıyor. Aynı zamanda taksi de kullanabilirsiniz, öyle abartılı taksi ücretlendirilmesi yok. Ayazma Plajı, incecik kumlar, hasır şemsiyeler ve ipek örtü gibi uzanan deniziyle şöhretini fazlasıyla hak eden bir nokta. Ve bu güzelliğin bedeli olarak da yaz boyunca adanın en kalabalık plajı olma özelliğine sahip.  Ayazma Plajı’nın hemen bitişiğinde Sulubahçe Koyu yer alıyor. Burası belirli bir işletmeye ait olmadığından kendi halinde bir plaj. Sulubahçe’de bütün gün kitap okuyup, safir gibi sularda yüzebilirsiniz. Bozcaada’nın her köşesi denize girmek için uygun. Araçla dolaşırken ya da avare avare yürürken adını sanını bilmediğiniz, kimselerin olmadığı ama göz kamaştırıcı güzellikte koylarla karşılaşabilirsiniz.  Hazır konu denizden açılmışken adanın diğer ünlü sahillerinden de söz etmekte fayda var.  Adanın en popüler plajlarından biri Habbele Koyu. Habbele upuzun bir kumsal, kumsalın bir kısmında Mitos Beach bulunuyor ki Mitos bir gidenin mutlaka yeniden gittiği ya da gitmeyi düşlediği bir mekan. Mermer Burnu ya da halk arasında söylenişiyle Akvaryum Koyu, sahiline demir atmış kocaman gemisiyle fantastik bir görünüme kavuşan Beylik Koyu, genelde adanın yerlilerinin tercih ettiği ışıl ışıl sularıyla baş döndüren Çayır Koyu, Tuzburnu Feneri’nin yanı başında uzanan ve adını da bu fenerden alan Tuzburnu Koyu adanın sevilen deniz rotaları olarak dikkat çekiyor. Unutmadan Bozcaada’da deniz gerçekten tarifsiz bir berraklığa ve mavinin sarsıcı güzelliğine sahip, lakin alışılagelmiş Ege ya da Akdeniz sıcaklığını bu sularda yakalamak pek olası değil. Yine de bu sahiller gerek su altı zenginlikleriyle, gerek duruluğu ve sakinliğiyle her konuğunu müdavimi yapmayı başarıyor.

Meyhaneler Sokağı




İyot kokusunun, kekik kokusuna karıştığı ada yaşantısına ayak uydurmak kısacık bir zaman dilimi. İnsan birkaç saatte bütün ömrünü burada geçirmiş gibi hissediyor.  Yıllarca Türk ve Rumlar’in iç içe yaşamasının doğal sonucu olarak fevkalade zengin bir yerel mutfak kültürü var. Ahtapottan deniz kestanesine her çeşit deniz ürünü, adını duymadığımız otlar ve peynirlerle hazırlanmış mezelerle birleşip sofraları kuşatıyor.  Yıldızlar ada gecelerini ateş böcekleri gibi aydınlatırken Rum mahallesinde yer alan meyhaneler ve restoranlar dolup taşıyor. Sokaklara uzanan, ölçülü ve keyifli akşamlar bunlar. Biraz anason, biraz üzüm kokan, yerel müzisyenlerin masaları şenlendirdiği, herkesin hep bir ağızdan şarkı söylediği yıldızlı, parlak bir ada karanlığı.  Ay mehtabında sandallara karşı ada mezelerini ve taze balıkları tatmak isteyenler için de liman tarafında aynı keyifli ortamı sunan restoranlar bulunuyor. Adanın kaleye ve denize hakim panoramasıyla konuklarını ağırlayan Insulares Restoran ada otlarından yapılan enfes mezeleri ve deniz ürünlerinde yarattıkları farklı tatlarla müdavimi olacağınız mekanlardan yalnızca biri. Olur da adada dünya mutfağından bildik lezzetlerin peşi sıra gitmek ilginizi çekerse Tayyare Pizza’ya uğramayı unutmayın. Tayyare Pizza şaşırtıcı dekorasyonu ve pizzalarının lezzetiyle keyifle ayrılacağınız bir yer. Sabah kahvaltıları Bozcaada’da çok çeşitli adanın birçok restoranında kahvaltı yapabilirsiniz. Ayrıca meyhanelerin bulunduğu sokakta Lalezar Kahvaltı Salonu var ki özellikle ev yapımı reçelleri güne tatlı başlamak için bir fırsat. Yine adanın ünlü Çiçek Pastanesi de gerek kahvaltı gerek kuytu koylara giderken çantanıza atmanız gereken sıcacık poğaçalar, börekler için kesinlikle doğru adres.


Tayyare Pizza

Lalezar Kahvaltı




Üzüm adanın en önemli geçim kaynaklarından biri. Hatta çağlar öncesinde adada basılan sikkelerde üzüm salkımı ve şarap kadehi görülüyor. Dolayısıyla bağcılık bu toprağın yazgısına karışmış bir gelenek. Adanın bağları kendine has dört çeşit üzüme can veriyor. Kırmızı olarak Kuntra ve Karalahna; beyaz olarak da Çavuş ve Vasilaki.  Çarşıda, pazarda iştah açıcı tezgahlarda sunulan üzümleri denemeden adadan ayrılmayın.  Dilerseniz bu üzümlerden üretilen yerel şaraplara da göz atabilirsiniz.  Adada şarapçılık devam ediyor. Ada sokaklarında şarap tadım atölyeleri ve tanıdık şarap fabrikalarıyla karşılaşmak an meselesi. Talay, Amadeus ve adanın dünya çapındaki markası Corvus'un tadım atölyeleri ve satış mağazaları sezon boyunca dolup taşıyor. 
Bozcaada tezgahlarında gökkuşağına ilham verecek denli renkli reçel tezgahları da göreceksiniz.  Kokusu, tadı yerli yerinde olan bu reçellerin hepsi birbirinden güzel olsa da incir ve domates reçeli damağınızda yer edecek. Adanın tarihi pastanelerinden Bozcaadalı Veli Dede’den sakızlı kurabiye, Çiçek Pastanesi’nden badem ezmeli kurabiye paketlenip eve taşınacak ürünler arasına girebilir.


Bozcaada Müzesi & Yerel Tarih Araştırma Merkezi


Adanın geçmişi efsanelerle, kahramanlıklarla ve tarihe adını büyük harflerle yazdırmış devletlerle dolu.  Efsanevi Troya Savaşı’yla birlikte adanın adı tarih sahnesinde yer almaya başlıyor.  Çağlar boyu nice istilaya uğrayan ada Fenikeliler’den Yunanlar’a, Persler’den Bizans’a, Osmanlı’dan Venedik’e onlarca bayrak görmüş. Her gelen millet adada kendinden izler bırakmış. Bir dönem ada kendi sikkelerini basacak kadar refaha kavuşmuş. Günümüzde ada gizemli bir hazine sandığı gibi. Biraz karıştırırsanız size unutulmuş sırlarını zevkle anlatmaya hazır.  Önce sokaklar sessiz bir davetle sizi çağırıyor.  Eskitilmiş, demode bir zamanın cazibesini duyuyorsunuz sokaklarda. Kendine özgü bir mimari yaratmış, kapıları, pencereleri, saksıları çiçekleri ayrı bir devrin temsilcisi gibi. Deniz bir pusula bu sokaklarda, yaşam denizin mavisinde, bir salkım üzümde.  Evleri, pencereleri takip ederken Bozcaada Müzesi & Yerel Tarih Araştırma Merkezi’ne illa ki rastlayacaksınız. Sakın içeri girmemezlik yapmayın. Ada mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan müze binası Bozcaada’yla ilgili geniş bir koleksiyona sahip. Hayatın, tarihin, ada hayatına yön vermiş insanların ve siyasi olayların buluştuğu Bozcaada Müzesi bir Bozcaada yolculuğunun olmazsa olmazlarından biri. Bozcaada’da üşenmeyip kaleye çıkarsanız seyrine doyum olmayan harika manzaralar önünüze serilecektir. Bir de ada geleneğine uyup günü uğurlamak demek , güneşin denizde kayboluşunu adanın diğer ucundaki rüzgar türbinleri eşliğinde izlemek anlamına gelir.



Veee Arçelik mucizesi bir  triportörle
 Tayyare Pizza'dan herkese selamlar...

Her ada kendi evreninde, kendi denizinde yaşar.  Ama Bozcaada’da dolaşmak,  soğuğa çalan denizine ısınmak, buğusuyla büyüleyen üzümlerin rayihasına kapılmış bağları adımlamak, güneşin yakıcılığı altında poyrazın saçlarınızı dağıtmasına müsaade etmek, ruhun soluk alması, hafiflemesi demek. Öyle ya “Tanrının insanları uzun ömürlü olsun diye yarattığı yer.” derken Herodot’un bir bildiği olmalı!